19 Mayıs 2020 Salı

Ekonomistin Elli Tonu

(Ekonomi ve finans yorumculuğunun gülünç yönlerini anlatan bu kitap bir bütün olarak ilk kez yayınlanıyor.)

Giriş

Ekonomistler ekonomi bilmiyor mu?

Ekonomistlerin kurumsal başarısızlığı

Ekonomiste neden ihtiyaç duyuyoruz?

Ekonomi nasıl bir bilimdir?

Ekonomi bilimi zamanın ruhuna aykırı mı?

Ekonomi bilimine göre ekonomist kimdir?

Ekonomistler her şeyi nasıl bil(em)iyor?

Ekonomik gerçek mi, ekonomik masal mı?

Fed’den masallar

Ekonomistlere yenik düşen Tom Cruise olmayın!

Ekonomistlerin dediklerine neden kolayca inanıyoruz?

Ekonomi yorumcusu piyasamız

Borsacı çocuğun kız arkadaşının trajedisi!

Dinlemekten bıkmadığımız 6 ekonomi haberi

Ekonomi uzmanları

Ekonomist tipleri

Ekonomi bilimi insanı sarhoş edebilir

Fed Uzmanları

Ekonomi yorumcuları işportacıya nasıl dönüştü?

Beklenti denilen zamazingo

Ekonomi ve finans yazarlığı

Ekonomi yorumcusu tipleri

Finans ve ekonomi yazarlarına küçük bir tavsiye

Ekonomi yorumculuğu ekonomi eğlencesine döndürülüyor

Kolayca boş konuşma tablosu

Ekonomist kaçan danayı nasıl yakalar?

Kullanılan dildeki belirsizlik

Kullanılan dilin özelliği

Merkez Bankası örneği

Ekonomi haberlerinin dili

Ekonominin dilindeki problem

Bilgi-eylem oranı

Ekonomik teorilerin çok yönlü niteliği

Rakamların gizli dünyası

Ekonominin istatistiksel yalanları

Ekonomistlerin yaptığı 10 düşünce hatası

Piyasa uzmanı denilen ara sınıf

Eğlenceli ekonomist

Ekonomistlere göre neden deprem oluyor?

Ekonomik kavramların anlaşılır tanımları

Ekonomist gelecek bilimciye döndürülüyor

Finansın Popstarı olmanın 10 aşaması

Teknik analiz denen fenomen

Teknik analiz gerçekte nasıl çalışır?

Teknik analizin düşünme şekli

Ekonomik zırvalıkları saptama kılavuzu

Ekonomiste muhtacız çünkü!

Ekonomi yorumlarını nasıl okumalı?

Ekonomiyi anlayabilmek için mutlaka bilinmesi gereken kavramlar

Ekonomistin yapamadığını kamyoncu yapar!

Son Söz




Giriş



Napolyon’un Rusya’dan 1812’de çekilirken, “Yüce olan gülünç olandan yalnızca bir adım uzaklıktadır,” dediği söylenir. Bizi bu kitabı yazmaya yönelten de ekonomi biliminin bir adım uzağında yer alan gülünçlüğünün artık birçokları tarafından fark edilir olmaya başlamasıydı. Ekonomistler hala kendilerine atfedilen bu gülünçlük ithamlarına, “Tanrım, onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlar,” şeklinde tutucu bir saflıkla cevap verseler de gerçeklik olarak gördükleri şeyin gerçeğe uymadığı açıktır. Ekonomistlerin gülünç olmaya başladığını düşünenlerin, “Tanrım, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar ve hala yapmaya devam ediyorlar,” şeklindeki sızlanışlarına kulak vermek gerektiğini düşünerek bu kitabı yazmaya karar verdik.

Ekonomistler düşünmeye başladıkları ilk anlardan beri ayaklarının altındaki iktisadın prensipleri denen toprağın kaydığını hissetmişler ve kendilerine yüksek matematiği kullanarak fildişi bir kule inşa ederek varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Ardı ardına gelen finansal krizler de onları bu fildişi kuleden dışarıya çıkarmaya maalesef yetmemiştir. Davranışsal finans bile bunu başaramadı. Ekonomistler, kendilerini ekonominin en yüksek rahipleri olarak görmeye hala devam etmektedirler.

Son zamanlarda sosyal ve klasik medya araçları vasıtasıyla ekonomistler evlerimize kadar girerek yeni bir role daha kavuştular. Ev ekonomilerini finansallaştırarak aile birikimlerini, yüksek kazanç vaatleriyle menkul kıymetler piyasalarına aktarmak. Bunun sonucunda da riskin küreselleşmesi ve dünya çapında her eve dağıtılması şeklinde yeni bir hayat tarzına kavuştuk. Riski yönetmek için ise bir ekonomiste bağımlılığımız zorunlu hale geldi. Mark Fischer’in “kapitalist gerçekçilik” (piyasa ekonomisinin alternatifi olmadığı varsayımı) dediği bu olsa gerek; tarım toplumu küreğe piyasa toplumu ekonomiste ihtiyaç duyuyor.

Bugün birçokları bir ekonomiste mecbur bırakılmışken ekonomistin yüceliğinin hemen yanında duran gülünçlüğünü ortaya koymak için gazeteci Kerim Karakaya’nın araması gerekiyormuş galiba. Böyle bir kitap yazma fikrini o verdi. Daha önce iRRasyonel adlı bloğumuzda ve Para Analiz adlı ekonomi sitesinde yayınlanan yazıları bir araya getirerek bu kitabı oluşturmaya karar verdik. Dünyada benzer örnekleri pek olmadığı için kendine özgülüğünün eksikliklerine özür olmasını umuyoruz.

Bu kitap ekonomist dediğimiz ekonomi üzerine yorumlar ve analizler yapan kişilerin davranış ve ifade biçimleri üzerine yoğunlaşarak sundukları bilginin niteliğine odaklanıyor. Ekonominin konuşma tarzının, konuları ifade ediş şeklinin ve problemlere yaklaşım biçiminin analizini yapmaya çalışıyor. Bunu yaparken de bazen çözümleyici, bazen eleştirici ve bazen de ironik bir karamizahla neşeli bir uyarıcı gibi hareket ediyor. Kabul edilebilir bir “iyi”yi önermeyip mevcut sistemin zayıflıklarını öne çıkarıyor. Hepsinden öteye ekonominin konuşma dilinin röntgenini çekerek bir ekonomi ve ekonomist parodisi sunuyor. Yoğunlukla başvurduğumuz alaycılığın ekonomistlerin kendilerine değil de ekonomi biliminin bağlamından koparılmasına duyulan kaygıların duygusal etkilerini mizahi bir biçimde bastırma olarak algılanmasını rica ediyoruz.

Elinizdeki kitap genişletilmiş bir deneme olarak yazılmış olup kesintisiz bir akış için bölümler yerine konu başlıklarına ayrılmıştır. Bu kitabın oluşumu için gazeteci dostum Kerim Karakaya’ya teşekkür borçluyum.

Ekonomistler ekonomi bilmiyor mu?



Son yüzyılımıza damgasını vuran büyük küresel krizleri şöyle bir göz önüne getirelim. 2007 küresel krizi, 2000’lerdeki dot.com krizi, 1998 Rusya krizi, 1997 Asya krizi, 1987 global borsa çöküşleri ve 1929 ekonomik buhranı. Sizce ekonomistler makul bir fikir birliği içinde bu krizlerin kaçını önceden görebilmişlerdir? Cevabı sanıyoruz herkes biliyordur. Ekonomistler ve klasik iktisat öğretisi maalesef bu krizlerin hiç birini öngöremeyerek masum insanların çöküşüne de seyirci kalmıştır. Yaygın inanışa göre ekonomistlerin görevinin krizleri öngörmek değil kriz endüstrisi yaratmak olduğu bile söyleniyor. Ekonomistler krizleri neden öngöremiyor dersiniz?

Bu soruya birçok yanıt verilebilir elbette ama biz ekonomi biliminin sınırları dahilinde ve ekonomistlerin anlayacağı bir dille cevap vermeye çalışalım. Okullarda iktisat derslerini genelde konusunun uzmanı sayılan iktisatçılar verirler. İktisat biliminin öğrencilere karmaşık gelmemesi için okullar, “İktisada Giriş” adlı bir dersi müfredata ekleyerek, öğrencilerin ekonomi ile ilgili temel kavramları daha önceden öğrenmelerini sağlarlar. Genellikle tüm üniversitelerde bu ders mutlaka okutulur. İktisada Giriş dersinde öğretilen kavramlardan bir de “fırsat maliyeti” denilen olgudur.

Fırsat maliyeti en basit ya da en karmaşık haliyle hemen hemen aynı tanıma sahiptir. Klasik iktisat öğretisi bir şeyi gerçekleştirdiğinizde, vazgeçtiğiniz diğer şeylerin bir maliyeti olduğunu söyler. Diyelim ki saatine 100 lira kazanacağınız bir işi yapmayıp uyumayı tercih ederseniz uyumanın fırsat maliyeti 100 lira olur. Çünkü 100 lirayı fırsata çevirmeyip maliyete dönüştürmüşsünüz demektir.

Farklı bir örnek daha sunalım. Diyelim ki Eric Clapton konserine bedava bilet kazandınız. Fakat o gece bir de Bob Dylan konseri var ve siz bir Dylan hayranısınız. Dylan konserinin biletleri ise 40 dolara satılıyor. Bu tutar size makul geliyor. Çünkü normal bir zamanda Dylan konserine 50 dolara kadar para verebileceğinizi düşünüyorsunuz. Nihayetinde kararınızı verdiniz ve Eric Clapton konserine gitmeyi seçtiniz. Böyle bir durumda fırsat maliyetiniz ne olur? Yani kaçırdığınız şey size ne kadara patlamıştır?

Aslında cevap oldukça kolaydır. Eğer Dylan konserine gitseydiniz 40 dolar ödeyecektiniz. Bu konser için 50 dolar ödemeyi daha önceden göze aldığınız için cevap 50-40=10 dolar olacaktır. Fakat Paul Ferraro ve Laura Taylor adlı iki iktisatçının merak ettiği başka bir şey daha vardır: Acaba İktisada Giriş dersini alıp üzerine ekonomi okuyan üniversite öğrencileri bu sorunun yanıtını biliyor mudur?

Paul Ferraro ve Laura Taylor yukarıda anlattığımız konser problemini öğrencilere sorarlar ve kolaylık olsun diye aşağıdaki dört şıkkı da eklerler:

a) 0
b) 10
c) 40
d) 50

Daha önce de söylediğimiz üzere doğru cevap (b) şıkkıdır. Fakat teste katılan 270 adet İktisada Giriş dersi almış ve daha sonra üzerine ekonomi dersleri okumuş öğrenciden sadece %7’si doğru cevabı bulabilmiştir.

Paul Ferraro ve Laura Taylor aynı testi bu kez henüz İktisada Giriş dersi almamış ekonomi okuyan öğrencilere sorarlar. 88 öğrenciden sadece %17’si doğru cevabı verir. Oysa bu konuda hiç malumatı olmayan insanların soruya doğru cevap verme olasılığı istatistiksel olarak %25’tir. Yani bu teste katılan katılanlar cevabı kafadan atsa %25’inin doğru olması gerekirdi. Fakat maalesef ne İktisada Giriş dersi alanlar, ne de almayanlar bu oranı yakalayabilmişlerdir. Paul Ferraro ve Laura Taylor’a göre ortada garip bir çelişki vardır. Bu çelişkinin neden oluştuğu üzerine akla gelen ilk şey İktisada Giriş dersini almanın pek de önemli görünmediği gerçeğidir. Ya da ikinci olarak öğrencilerin bu derste anlatılanları gereğince öğrenmemiş olmalarıdır. Her iki görüş de doğru görünmektedir ama Paul Ferraro ve Laura Taylor’ın aklına daha şeytanca bir fikir gelir.

Ferraro ve Taylor’un aklına takılan şey şudur: Acaba İktisada Giriş dersini veren ekonomistler bu sorunun yanıtını biliyorlar mı?

Ferraro ve Taylor derhal işe koyulurlar. Soruyu, 199 kişiden oluşan daha önce İktisada Giriş dersi vermiş öğretim görevlilerine sorarlar. Aldıkları yanıt iktisat biliminde yeni bir dönem açacak niteliktedir. Anlı şanlı profesörlerin sadece %21’i soruya doğru yanıt verebilmiştir. Yine yukarıda andığımız istatistik biliminin bakış açısıyla değerlendirirsek hepsi kafadan atsaydı %25’i doğru cevap vermiş olacaktı. Soruya ekonomistlerin verdiği yanıtlar nasıl bir bilgisizlik içinde olduklarını deşifre eden türdendi. %25’i (a) şıkkı, %26’sı (c) şıkkı ve %28’i (d) şıkkı yanıtını vermişti. Cevap oranlarının yakın dağılımı yine istatistik bilimi açısından değerlendirildiğinde tüm ekonomistlerin ya yanıtı kafadan attıkları ya da hiç bilmedikleri sonucunu çıkıyordu. Aslında her iki sonuçta aynı şeyi ifade ediyordu: Sorunun yanıtını yani fırsat maliyetinin ne olduğunu bilmiyorlardı. Peki, basit bir algılamaya dayanan bu yanıtı son derece karmaşık formülleri ve teoremleri çözen ekonomistler neden bulamamışlardı?

Aslında tüm sorun klasik iktisat öğretisinin bu karmaşık matematiğindedir. Klasik ekonomik teorinin formül, denklem ve grafikleri hayatın en önemli boyutunu içermemektedir: İnsan davranışları! Tüm bu karmaşık matematiği sınırlı matematik bilgisiyle anlamaya çalışan ekonomistler ise çoğu zaman hayatın matematiğini kaçırmaktadırlar. Bu da klasik ekonomi biliminin ve ekonomistlerin krizleri neden öngöremediğinin ya da daha geniş anlamda söylersek neden sıradan insanlar için anlamlı bilgiler üretemediklerinin asıl sebebi gibi görünmektedir.



Ekonomistlerin kurumsal başarısızlığı



Ekonomistlerin başarısızlığı kişisel olarak yorumlanabilir elbette ama hiç de öyle değildir. Ekonomistler ister tek başlarına isterlerse bir kurum çatısı altında bir araya gelsinler sonuç nedense başarısızlık yaratmaktadır.

Ekonomi ya da finans ile ilgili raporları okuyanlar iyi bilirler, bu raporların ilk cümleleri genellikle aynıdır. Dünya Bankasının (World Bank) büyüme tahminlerine atıfta bulunularak konuya giriş yapılır. Tahmin piyasasının kalbi Dünya Bankasıdır desek abartı olmaz. Yıllardır bitmek tükenmek bilmez bir enerjiyle ülkelerin büyüme oranlarını tahmin ederler. Sizce ne kadarı tutmuştur bu tahminlerin?

Bu sorunun yanıtını bulmak için Dünya Bankasının ülkemiz için öngördüğü büyüme rakamlarına ve bir sene sonraki gerçekleşmelere bir bakalım isterseniz. 2008 yılı için tahmin edilen %3, gerçekleşen %0,9, 2009 için tahmin edilen %1,7, gerçekleşen %(-4,8), 2010 için tahmin edilen %4,9, gerçekleşen %9,2, 2011 için tahmin edilen %6,1, gerçekleşen %8,8 ve 2012 için tahmin edilen %2,9, gerçekleşen %2,2. Şimdi siz söyleyin, bu tahminler ne kadar isabetli?

Çok açık söylemek gerekirse, bir maymun bile daha iyisini yapabilirdi. Sorsanız size günlerce anlatacakları nükleer santral karmaşasında modelleri vardır. Fakat ortaya çıkan sonuç gerçekten rezalet. Bu başarısızlığı gördükten sonra borsa tahmincilerine, finansal astrologlara ve hatta kur tahmini yapan Merkez Bankası başkanlarına insanın kızası gelmiyor. Söz konusu geleceği tahmin etmekse Nostradamus kılıklıları aşağılamaktan geri kalmazken, sıra ekonomi ve finans tahmincilerine geldiğinde, nedense aynı eleştirel bakış açısını maalesef gösteremiyoruz. Peki ama neden?

Bir kısım istatistiki ve matematiksel modellerle tahmin yapmayı bilimsel saymak gibi çok eski bir değerlendirme hatasına düşüyoruz. Bu hatanın kökleri psikanalizin yaratıcısı Freud'a uzanır. İnsanları bir sandalyeye oturtarak, tüm psikolojik olguların bir neden sonuç ilişkisi ile belirlendiği inancıyla, kişisel vahye dayanan bir sistemi bugün bile bir bilim dalı saymayı maalesef Freud'dan öğrendik. Oysa Freud'un hipotezleri bilimsel olarak kanıtlanabilir değildir. Seans sırasında doktor tarafından yapılan gözlemlerin kişisel önyargılar ile çarpıtılabileceği gözden kaçırılır. Otoritelere göre, Freud'un öne sürdüğü tüm kuramların hatalı olduğu ortaya konulsa da Freud düşünce biliminde önemli bir çığır açmıştır.

Fakat Freud'un klinik anlatımı mükemmel olsa da nedensel açıklamalarının tümünü çocukluktaki deneyim ve fantezilere bağlaması, zihni orantısız indirgemedeki çarpıklığı açıkça ortaya koyar. Üstelik tüm teorilerinin kişisel gözlem ve rüyalarından oluşması da düşündürücüdür. Kişisel deneyimin teorileştirilmesi bilimsellik adına büyük bir hatadır. Freud'un tüm teorilerinin eleştiriye kapalı hali ve kanıtlanabilir olmamaları bir bilim değil inanç sistemi olduğunu gösterir aslında. Her türlü histeri vakasının nedeninin cinsellik olduğunu söylemek nevrotik belirtilerin gerçek olaylardan değil fantezilerden kaynaklandığını söylemek kadar akıldışıdır.

İşte gelişen kapitalizmle birlikte psikolojik sağlık ve hastalık arasındaki ayrım bulanıklaşmaya başlayınca gittikçe daha çok insan, günlük yaşam sorunları için psikanalistlerin kapısını aşındırmaya başlamıştır. Hastanın parası varsa tedavi sonsuza kadar sürer. Neredeyse yaşamın anlamını bulma yolu haline gelen psikanaliz dünyevi bir din yerine bilim gibi algılanmaktadır. Üstelik bir yaşam biçimi şeklini de alarak.

Tıpkı Psikanalizin bir bilim dalı ve bir yaşam biçimi gibi algılanması gibi ekonomik tahminler de ekonomik hayatın bir parçası ve hatta saygı duyulan bir bilimi haline gelmiştir. Teknik analiz gibi son derece sofistike modellerle insanlara bilimsellik aşılanmak istenmektedir. Bunun sonucunda ortaya çıkan da tıpkı Dünya Bankasının büyüme tahminlerinde olduğu gibi büyük bir yanılgı ve aptallıktır. Öngörüler, zaman içinde aptallığın derecesi ortaya çıkmasın diye "revize" adı altında makyajlansa da tahmin edilen ile gerçekleşen arasındaki uçurum oldukça büyüktür. Finansal okuryazarlık geliştirilmediği sürece de bu uçurumlardan düşenler maalesef hep küçük yatırımcılar olacaktır.

Piyasalar ile ilgili öngörülerin tamamının Dünya Bankasının büyüme rakamlarını referans aldığı düşünüldüğünde, savunmasız yeni yetme piyasa oyuncularının yatırım kararları başarısızlığının psikoloğa gitmekten başka çözüm yaratmayacağı ortadadır. Görüldüğü gibi ekonomistlerin bir araya gelerek yarattıkları düşüncelerin hata payı tek başlarına verdiklerinden hiç de az değildir. Galiba problem görüldüğünden daha büyük

Ekonomiste neden ihtiyaç duyuyoruz?



Eğer ekonomistler hayatın matematiğini gözden kaçırıyorlarsa onları neden hayatımızdan çıkarmıyoruz? Aslında her şey bu sorunun yanıtını vermekle başlıyor.

Ekonomistler, sıradan insanların sahip olmadığı bir bakış açısına sahiptirler. Finansal kararlar için gerekli bu bakış açısı belki de hayatın en önemli kurgusunu içerir. Diyelim ki bir hisse senedine yatırım yapmak istiyorsunuz ve size aşağıdaki gibi rakamlar verildi. Sonra da şu soru soruldu: Bu hisse senedine yatırım yapmalı mıyız?

Kokain Satışları………….24.800
Aidatlar……………………..5.100
Haraçlar……………………..2.100
TOPLAM GELİRLER…….32.000
Kokain Satış Maliyeti…5.000
Genel Kurul Ödentisi...5.000
Paralı Savaşçılar…………1.300
Silahlar………………….…..2.700
Çete Üyelerinin Maaşları…9.500
TOPLAM GİDERLER…..23.500
NET KAR.…………………..8.500

Yukarıdaki rakamlar birçoklarının anlayacağı üzere basit bir gelir tablosunu yansıtmaktadır. Fakat gelir tablosundaki tuhaf kalemler birçoklarına soruyu unutturmuştur. Böyle bir gelir tablosu olamayacağını düşünenler mutlaka vardır. Kokain satışı, paralı savaşçılar, haraçlar ve silahlar gibi hukuk dışı durumların olduğu yerde yatırım kararı verilmesi kolay değildir elbette. Üstelik böyle bir tablonun gerçekliği de tartışmalı bulunabilir. Fakat resmi olmasa da bu gelir tablosu gerçektir.

Bu gelir tablosunu, daha önce Stephen Dubner ve Steven Levitt’ın Görünmeyen Ekonomi adlı kitabını okuyanlar hatırlayacaklardır. Kitapta, şu an dünyanın önemli ekonomistlerinden sayılan Sudhir Venkatesh’in üniversite yıllarında anketörlük yaparken başına gelen bir olay anlatılır. Venkatesh, suçluların olduğu mahallelerde anket yaparken kendini bir suç örgütünün içinde bulur. Çok geçmeden çetenin lideri ile tanışır ve garip bir pazarlığın içine dalar. Çete lideri ile yaptığı anlaşma gereği elde ettiği bilgileri sadece akademik kariyerinde kullanacağına söz verir. Çete lideri ise tuhaf bir merhamet ve anlayış duygusu içinde Venkatesh’in önerisini kabul eder. Çetenin görevi bir çeşit kokain olan Crack satmaktır. Ya da daha açık şekilde söylersek rap şarkıcıları Jay-Z ya da Fifty Cent’in eski işi. Çetenin lideri kitapta J.T. kısaltmasıyla tanımlanan beyaz ve genç bir Amerikalıdır.

Venkatesh yavaş yavaş J.T.’nin nasıl çalıştığını öğrenmeye başlar. J.T. tıpkı şirketlerde olduğu gibi hiyerarşiye dayanan bir iş modeli kurmuştur. Pazarlama ve franchise işine önem vererek geniş bir satış ağı oluşturmuştur. J.T. çetenin lideri olmasına karşın örgütsel hiyerarşinin orta basamaklarındadır ve amacı genel kurul denilen mafya babalarının arasına katılarak gelirlerini arttırmaktır. J.T. katıldığı bir genel kurulda çete liderleri adına söz alır. Mafya babaları crack satışlarındaki düzensizlikten şikayetçidirler. J.T. hazırladığı mali tabloları ilk kez orada sunar. Satışlardaki mevsimselliği rakamlar ve grafikler ile anlatır. Mafya babaları muhtemelen hayatlarında ilk kez gördükleri mali tablolar ile şaşkına dönmüşlerdir. Toplantı sonrası J.T. artık istediğine ulaşmış ve genel kurula kabul edilmiştir. İşte, yukarıdaki gelir tablosu J.T’nin o gün genel kurulda sunduğu gelir tablosudur ve mafya babaları da bu tabloya yatırım yapmışlardır. Peki kimdi bu J.T.?

Kitapta anlatıldığı kadarıyla istediğini elde ettikten sonra yakalanmış ve hapse atılmıştı. Üniversitede iş idaresi okumuş ve mezun olunca bir şirkette çalışmıştı. Fakat şirket ortamının onu kısa zamanda zengin etmeyeceğini anlamıştı. Daha sonra crack satıcılığı işine girmişti. Okulda öğrendiği bilgileri kullanarak bir iş modeli kurmuştu. Çalışma sistemi McDonald’s sistemi ile aynıydı. Katı hiyerarşi, kalite standardı, iş disiplini ve işe göre ücret. Veri toplamanın ve yeni pazarlar bulmanın önemini daha önceki iş yerinden biliyordu. Bu nedenle daima yeni iş stratejileri yaratıyordu. Çalıştırdığı insanların özlük haklarına da dikkat ediyor ve öldürülen üyelerin ailelerine ölüm tazminatı veriyordu. Yaptığı işten mutluydu fakat yine de canını sıkan bir şey vardı. Şirketinde çalışan siyahların arasında tek beyaz ve tek üniversite okumuş kişiydi. Yani yalnızdı. İşte Venkatesh’in garip teklifine gösterdiği merhametin sebebi de buydu. Kısaca J.T. yaptığı işle değil ama iş yapış şekliyle tam bir ekonomistti.

J.T.’nin gelir tablosu, yatırım yapılacak bir hisse senedinde ilk dikkat edilmesi gereken yerdir. Şirketin faaliyetlerinden sonra ne kadar kar yarattığı o şirketin geleceği açısından en önemli işarettir. J.T.’nin işine baktığımızda 8.500 dolar tutarındaki karı, satışlarının yaklaşık %27’sini oluşturuyordu ki bu onun neden genel kurula kabul edildiğini açıklıyordu. Çünkü oldukça yüksek bir kar marjı yakalamıştı ve yarattığı bu model genel kurul üyelerine bol para kazandırıyordu.

J.T.’nin gelir tablosuna bakan birçok kişi midesi bulanarak kafasını çevirirken tek bir meslek grubu üyeleri memnuniyetle şöyle mırıldanacaktır: “%27 net kar marjı, gerçekten çok iyi, bu şirkete derhal yatırım yapılmalı!” Tahmin edebileceğiniz gibi bu meslek grubu ekonomistlerden başkası değildir.



Ekonomi nasıl bir bilimdir?



Ekonomi biliminin ne olduğu üzerine herkesin mutlaka bir açıklaması vardır ama belki de en çarpıcı tanımlama bir psikologdan alıntıladığımız şu hikayede saklıdır.

Psikolog Darian Leader, "Kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermezler?" adlı kitabında çarpıcı bir hikaye anlatır. Benzerine hiçbir ekonomi kitabında bugüne kadar rastlamadığımız hikaye kısaca şöyledir. "Dük" adlı büyük bir dolandırıcı müthiş bir plan hazırlar. Amerika'da küçük bir kasabaya yerleşir ve yerel bir bankada bir hesap açtırır. Çeşitli küçük işlemler yaptırır ve bankanın güvenini kazanır. Derken cuma akşamı şehirdeki lüks otomobil mağazasından içeri girer ve en pahalı spor arabayı almak istediğini söyler. Ne fiyatını sorar ne de arabanın hangisi olduğunu. Galeri sahibi hayatının fırsatını yakalamıştır. Elde edeceği kazanç ömrünün sonuna kadar çalışmadan yaşamasına yetecektir. Alıcı ve satıcı anlaşır ve sıra ödemeye gelir. 1 milyon dolarlık ödeme çekle yapılacaktır. Satıcı derhal telefona sarılır ve bankayı arar. Karşılığı olduğunu öğrenirse sorun kalmayacaktır. Fakat telefonlara kimse yanıt vermez. Çünkü bankanın mesai saatleri birkaç dakika önce sona ermiştir. Satıcı bir karar vermelidir; çeki almalı mı yoksa satıştan vaz mı geçmelidir? Dük ona pazartesiye kadar şehirde kalacağını ve çek ödenince şehirden ayrılacağını söyler. Satıcı biraz düşünür, Dük'e inanır ve çeki alır. Dük ona güven vermiştir. Dük arabaya biner ve oradan ayrılır.

Kasaba küçüktür. Dük, arabayla biraz yol aldıktan sonra yol üstündeki ikinci el araba dükkanına girer. Arabadan memnun olmadığını ve arabayı satmak istediğini söyler. Galeri sahibi memnuniyetle karşılar. Dük, arabayı 1 milyon dolara aldığını ama hoşuna gitmediği için 750.000 dolara satacağını söyler. Galeri sahibi parayı getirmek için müsaade ister ve kasanın olduğu odasına gider. Fakat kafasına bir şey takılır. Yandaki araba satıcısını arar ve sonrasında her şeyi öğrenir. Dük bir dolandırıcıdır. Çekle aldığı bir arabayı peşin paraya satarak büyük bir vurgun yapacaktır. Satıcı çeki tahsil için pazartesi bankaya gittiğinde de muhtemelen Dük çoktan başka bir şehre kaçmış olacaktır. Galerici vakit kaybetmeden polisi arar ve Dük'ü dolandırıcılıktan tutuklattırır.

Hikayenin burada bittiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Buraya kadar her şey normal ve sıradan. Klasik bir dolandırıcılık hikayesi. Herkesin anlayabileceği ve benzerlerine sıklıkla rastlanılan basit bir hikaye. Oysa Dük'ün hikayesi pazartesi başlar. Polis çeki bankaya götürür ve hesabı kontrol ettirir. O anda karşılaştıkları şey gerçekten öngörülemezdir: Çekin hesabı müsaittir. Öyleyse Dük dolandırıcı değildir. Satıcı, galerici ve polis şok olmuştur. Dük haksız tutuklama gerekçesiyle polise dava açar ve satıcılardan da tazminat ister. Peki ortaya çıkan bu son durumu nasıl yorumlayacağız şimdi?

Dük, bütün işaretlerin onu bir dolandırıcı olarak gösterdiği bir oyun kurgulamıştır. Cuma günü bankaların kapanacağı saatte dükkandan içeri girmiş, en pahalı arabayı pazarlıksız almıştır. Çekin karşılığı için pazartesiye kadar beklenmelidir. Birkaç dakika sonra aynı arabayı çok düşük bir fiyata ve peşin paraya satmıştır. Tüm bu işaretler onun dolandırıcı olduğunu göstermektedir. Ama o dolandırıcı değildir; en azından bu seferlik. Peki o zaman Dük kimdir?

Aslında Dük ekonominin nasıl işlediğini bilen ender insanlardan biridir. Onu dolandırıcı gibi gösterecek sabit referansların ve varsayımların toplumsal bir eğilim olarak benimsendiğinin ve insanların bu genel geçer kurallara köklü yasalar gibi güvendiğinin farkındadır. Bu nedenlerle de hatalı kararlar vereceklerinden emindir. Dük, ekonominin sarsılmaz denilen bu ilkelerini, arabasını canının istediği zaman ve istediği fiyattan satma hakkına sahip olduğu gibi en bilinen ekonomik olguları kullanarak bir anda altüst etmiştir.

İşte, ekonomi denilen kavram tam olarak budur. Sayısız koşullu genelleme üzerine kurulmuş sabit referansların yarattığı karmaşık sistem. O nedenledir ki ne ekonomi haberleri tam olarak hakikati yansıtır, ne piyasalardan anladığını söyleyenler piyasaların nasıl işlediğini bilir, ne de piyasaları düzenlemeye çalışan "azizler" akışı kesintiye uğratacak engelleri yok edebilirler. Her şey Dük'ün ortaya koyduğu gibidir: Karşılığı olmayan çek değil ekonomi bilimidir!



Ekonomi bilimi zamanın ruhuna aykırı mı?



Hikayeyi duyanlar vardır. Bir gemi kazası sonrası bir fizikçi, bir kimyacı ve bir ekonomist ıssız bir adaya düşerler. Yanlarında sadece karaya vuran konserve kutuları vardır. Acıkınca konserve kutularını açacak bir şey bulamazlar ve konserve kutularını nasıl açacakları üzerine düşünmeye başlarlar. Fizikçi kayalara çarparsak parçalayabiliriz der. Kimyacı kutuları ıslatalım, böylece patlayarak açılmalarını sağlarız diye önerir. İktisatçıya dönerler. İktisatçı şöyle yanıt verir: “Sakin olalım, varsayalım ki elimizde bir konserve açacağı var.”

İşte klasik iktisat teorisi yıllardır elinde bir konserve açacağı olduğunu varsayarak kuramlarını geliştirmiştir. Ama yaşanan finansal kriz bu kopukluğun herkes tarafından fark edilmesini sağlamıştır. Klasik ekonominin elindeki konserve açacaklarından biri de “ceteris paribus”tur.

Üniversitelerin iktisat bölümlerine yeni başlayan öğrencilerin ilk öğrendiği latince sözcük “ceteris paribus”tur. Türkçe karşılığıyla “diğer tüm koşullar sabitken”. Klasik iktisat teorisinin en temel yetersizliği belki de ceteris paribus yanılsamasıdır. Etkisi araştırılan değişken dışındaki her türlü parametrenin sabit tutulduğu ve normal hayatlarına dönmek için maalesef teorinin bitmesini beklemeleri gerektiğini iddia eden ekonomi varsayımının latince adı ceteris paribus’tur. Örneğin “bir malın fiyatı düştüğünde o mala talep artar” gibi bir ekonomik çıkarım klasik ekonomi tarafından şöyle ispatlanır. Bu malı alacak olanların geliri değişmiyor. Mala karşı duydukları sempati, ihtiyaç, beklenti gibi duygular değişmiyor. O malın piyasadaki rakiplerinin fiyatları da değişmiyor. Reklam yok, pazarlama yok. Öyleyse bu mala talep artacak ve herkes bu malı almak isteyecektir. Peki, böyle bir dünya olabilir mi?

Diyelim ki bir telefon almak istiyorsunuz. Gelirinizin gelecekte hiç artmayacağını ve kredi de kullanamayacağını düşünüyorsunuz. O telefonu o kadar beğeniyorsunuz ki önümüzdeki on yıl içinde bu telefonun yerini alacak bir telefon olacağını düşünmüyorsunuz. Hatta o telefonla benzer özelliklere sahip olan telefonun fiyatı da yıllarca aynı kalacak. Epostanıza hiçbir web sitesinden indirim ilanı gelmiyor veya gelenlere siz bakmıyorsunuz. Alım kararınızı etkileyecek hiçbir reklamı seyretmiyorsunuz. Arkadaşlarınızla da bu konuyu konuşmuyor, internetten tüketici yorumlarını takip etmiyorsunuz. Bu şartlar altında alacağınız telefonun fiyatı düşerse daha çok satılması çok normaldir. Peki bu şartlar günümüz iletişim çağında sağlanabilir mi?

Sağlanamayacağını hepimiz biliyoruz. Alım kararlarının anlık değişen duygular ekseninde hızla değişmesi bugünkü finansal evrenin temel olgusudur. Artık dünya üzerinde ‘diğer tüm durumlar sabitken’ şeklinde bir zaman veya durum yoktur, olması da beklenemez. Bu ekonomi için de geçerlidir. Fakat klasik ekonomi bilimi hala birçok teorisini bu varsayım üstüne kurmaktadır. Ceteris paribus ekonominin sığınağı haline gelmiştir. Klasik ekonomi bilimi teorilerinden vazgeçememekte, toplumun içinden geldiği ve topluma dönmek zorunda olduğunun farkına varamamaktadır. Bir ekonomi dersinde dersi anlatana “ekonomik hayatta şu da var, bu da var; onlar ne olacak” diye sorduğunuzda alacağınız cevap ceteris paribus’tur. Yani ben onları sabit kabul ediyorum.

Klasik ekonomik teori diğer değişkenlerin sabit olduğunu kabul etmeye bakalım ne kadar daha devam edecek. Hiçbir ekonomik kararın sebebi artık tek bir şey olamaz. Sizce böyle bir varsayım ile ulaşılan teoriler bugünün finansal sistemi için geçerli olabilir mi?



Ekonomi bilimine göre ekonomist kimdir?



Ekonomi bilimi giderek hayatın tüm sorunlarını çözen "sihirli bir açacak" haline geldi. Sadece emek, sermaye, işgücü ve para gibi klasik ekonomik temalara cevaplar bulmakla kalmıyor, aklınıza ne gelirse çözmeye çalışıyor. Sağlık hizmetlerinden eğitime, çevre sorunlarından ilişkilere kadar her türlü soruya cevap veriyor, her şeyin fiyatını bulmaya çalışıyor. Doğal olarak da ekonomistler kendilerini her derdin devası olarak görüyorlar. Yakın Çağ ve Uzay Çağından sonra Ekonomist Çağı başladı diyebiliriz herhalde.

Ekonomi biliminin son zamanlarda üzerine eğildiği konulardan biri de fahişelik. Aradığı cevap ise seksin fiyatı. Piyasa varsa mal ya da hizmet vardır, mal ya da hizmet varsa fiyat vardır. Doğru fiyatı bulmak da ekonomistin görevidir. Dünyanın en büyük piyasalarından biri olan seks piyasasında fahişelik hizmeti verildiğine göre ticaretin doğru fiyatlardan yapılması önemli bir husustur. Öyleyse doğru fiyatı kim belirleyecek? Elbette ki ekonomistler!

Seks piyasası üzerine olan teorileri incelerken, fahişelik hizmeti ile aynı ekonomik teorilere dayanan başka bir hizmet türü daha olduğunu fark ettik. Ne mi? Ekonomi yorumculuğu! Ekonomi yorumculuğu, ekonomi teorileri açısından bakıldığında fahişeliğe oldukça çok benziyor.

Ekonomi yorumculuğunun ekonomik teori açısından neden fahişeliğe benzediğini gösteren 7 teoriyi kısaca özetlemeye çalışalım.

1- Kendi kendini yönetme (otonomi)
Fahişelik mesleği üzerine birçok şey söylenebilir. Biz sadece ekonomi biliminin bakış açısından bakacağız. Ekonomi, fahişeliği, kadınların kendi hayatları üzerinde kontrol sağlama fırsatı olarak değerlendirir ve iş ve kariyer fırsatı olarak görür. Neoliberal açıdan fahişe kendi kendini yöneten (otonom) erdemli bir kişidir. Tıpkı ekonomi yorumcusu gibi. O da bu işi bir kariyer fırsatı olarak görür ve kimseden emir almadan bağımsız şekilde yorumunu yapar.
2- Fahişelik suçtur
Fahişelik ticari bir iş olarak suçtur ama suçun tespiti oldukça zordur. Yatağınızdaki birinin sizden vergisiz kazanç mı sağladığı yoksa aşkına karşılık sizinle birlikte mi olduğunu görünce anlayacak bir "uzman" yoktur herhalde. Bu tıpkı varlık fiyatlarını etkileyecek yorumların suç olması gibidir. Ekonomi yorumcuları gün boyu yaptıkları yorumlarla varlık fiyatlarıyla istedikleri gibi oynayabilirler. Ama işledikleri suçu ayırt edecek bir "uzman" bulmak burada da oldukça zordur. O nedenle seksin aşk ya da para karşılığı mı olduğunu anlamak, yorumun spekülasyon mu ekonomik analiz mi olduğunu anlamak kadar zordur.
3- Arz talep dengesizliği
Ekonomik teori arz artınca talebin düşeceğini söyler. Bu fahişelik için böyle değildir. Ekonomist Steven Levitt'in sektör üzerinde yaptığı araştırmalarda fiyat arttıkça talebin düşmediğini görmüştür. Bu tam da ekonomi yorumcusu piyasası için geçerli olan teoridir. Piyasadaki yorumcu sayısı arttıkça bunlara olan talep düşmez, tam tersi daha çok artar.
4- Fırsat maliyeti
Ekonomistler fahişeliğin fırsat maliyetinin aile hayatından vazgeçmek olduğunu söylerler. Yani aile hayatından vazgeçerek fahişeliği seçen biri her türlü eleştiriye de göğüs germek zorundadır. Öyleyse bu işten elde edilecek gelir vazgeçilenlerden büyük olmalıdır. Bu teori ekonomi yorumcusu için de geçerlidir. Ekonomi yorumcusu da popüler olmak uğruna eleştiriyi göze alan kişidir. Çünkü eleştiri, ekonomi yorumculuğunun fırsat maliyetinin yarattığı bir sonuçtur. Popülerlik eleştiriden yüksekse yorumculuğa devam etmek doğru karardır. Tıpkı fahişelerin de aynı düşünceyle hareket etmeleri gibi.
5- Piyasa koşulları
Piyasa koşulları fiyatın temel belirleyicisidir. Basitçe söylemek gerekirse asgari ücret ne kadar yüksekse fahişelere ödenen fiyat da o kadar yüksek olacaktır. Tersi durumda ise tam tersi. Düşük asgari ücret düşük fiyatlara, yüksek talebe ve dolayısıyla daha fazla fahişeliğe neden olacaktır. Şimdi bir ekonomi düşünün; çalışanların yarısından fazlası asgari ücretli, şirketlerinin %70'i yabancıların elinde, hakim ekonomik aktivite inşaat, finans piyasaları yabancı likiditenin hakimiyeti altında. Böyle bir ekonomide muhtemelen iki şeyin sayısı artacaktır: Fahişelerin ve ekonomi yorumcularının.
6- Batık maliyet
Ekonomistler P.Moffatt ve S.Peters'ın yaptığı araştırmalara göre en çekici fahişeler en yüksek ücreti almazlar. Çekici olmayan ve daha yaşlı olanlar en yüksek ücreti alırlar. Neden mi? Çekici olmayan kadınlar, müşterilerinin tekrar geleceğini düşünmedikleri için en yüksek ücreti talep ederler. Müşteriler ise o ana kadar bazı maliyetlere (arama, yolculuk, beklenti) katlandıkları için (ekonomi diliyle batık maliyet), vazgeçerek maliyeti arttırmaktansa ödeme yapmayı kabul ederler. Batık maliyet ekonomi yorumcuları için de geçerlidir. En çok konuşan ya da yazan yorumcular en akıllı, en bilgili veya en başarılı olanlar değildir. Çünkü akıllı, bilgili ve başarılı olanlar müşteri memnuniyetini düşünüp gerçekleri söyledikleri için basında kendilerine fazla yer bulamazlar. Tıpkı fahişe piyasası gibi "çekici olmayan fahişelere" yüksek ödeme yaparız.
7- Kar maksimizasyonu
Fahişeye neden ihtiyaç duyulur? Kimse hayatının aşkını bulma ümidiyle yola çıkmaz. Öyleyse yanıt basit: Temel içgüdü. Ya da para eşittir mutluluk. Ekonomi diliyle söylersek kar maksimizasyonu. Peki, ekonomi yorumcusunu neden dinleriz? Her ay gelirinizin bir kısmını tasarruf edin, foreks, borsa, vob gibi riskli işlemlerden uzak durun, paranızı vadeli hesaba yatırın, 20 yıl sonra zengin olun diyen bir ekonomi yorumcusunu kimse dinlemez herhalde. Onun yerine bizi hemen zengin edecek bir yorumcu isteriz. İçgüdülerimiz bizi kısa süreli hazzı maksimuma çıkaran ekonomi yorumcusuna yönlendirir. Anlık grafikler, anlık oranlar, anlık fiyatlar vs. Anlık kar maksimizasyonu. Çünkü para eşittir mutluluk. Yani fahişe eşittir ekonomi yorumcusu. Zaten ekonomistlerin gün boyu üzerlerinde konuştukları para için Marks da “evrensel fahişe” kavramını kullanmamış mıydı?

Ekonomistlerin fahişelik hakkında ürettiği teoriler deneysel olarak test edilebilir olmanın çok sınırlı yaklaşımı çerçevesinde gerçektir. İşte popüler ekonomi edebiyatının da yaptığı budur: Hatalı varsayımlar kullanarak dünyayı açıkladığını iddia etmek. Tıpkı yukarıda fahişelik için yaptığı gibi.

Eğer ekonomi bilimi haklıysa galiba geriye söyleyecek tek bir şey kalıyor: Ekonomi bilimine göre ekonomi yorumcusu bir fahişedir.



Ekonomistler her şeyi nasıl bil(em)iyor?



Ekonomistler krizleri öngöremese de her şeyi bilen bir uzmana dönüşmüş durumdalar. Dünyada artık bilge insan bulmak neredeyse imkansız hale gelmişken ülkemizde en kolay şey. “Her Konunun Uzmanı” diyebileceğimiz bu kişiler hemen her yerdeler. TV, gazete, sosyal medya ve diğer mecralar bu insanlarla dolu. Her konuda bilgi ve fikre sahipler ve kendilerinden de son derece eminler. Bu insanlardan ne kadar kaçsanız boşa. Giderek her konunun uzmanı kabusu bir ülkeye dönüyoruz. Ekonomist piyasamız da tam bu kıvamda.

Bu konuda yapılan ender bilimsel çalışmalardan biri Yrd.Doç.Dr.Onur Dursun’un “Köşe Yazarlığından Medya Filozofluğuna” başlıklı makalesi. Hürriyet Gazetesi yazarları Ertuğrul Özkök ve Ahmet Hakan’ın 2014 yılı Temmuz ve Eylül arasındaki yazılarını içerik analizine tabi tutan O.Dursun çarpıcı sonuçlara ulaşmıştır. Yazarların popüler olma, takipçi sayılarını arttırma gibi amaçlar ve siyasi-iktisadi baskılar sonucunda, gündemle ilişkisiz, toplumun çeşitli sosyokültürel alanlarına ilişkin yazılar kaleme aldığı sonucuna ulaşılan makalede ortaya çıkan veriler son derece ilginçtir. Ertuğrul Özkök’ün, bu dönem içinde yazdığı 76 köşe yazısında 170 farklı konuya değindiği, bunların sadece %46’sının uzmanı olduğu Gündem-Siyaset konusunda olduğu belirlenmiştir. Değindiği diğer konular dinden cinsel konulara, modadan teknolojiye kadar farklı alanlardadır. Ahmet Hakan için de sonuçlar benzerdir. 76 köşe yazısında 309 farklı konuya değinilirken eğlence hayatından biyografiye, spordan yemeğe kadar birçok farklı alana dokunulmuştur. Peki ama nasıl?

Neden böyle olduğu üzerinde durmaya gerek yok sanıyoruz. Çünkü O.Dursun’un da belirttiği gibi nedenler çok açık. Asıl düşünülmesi gereken şey nasıl olduğu. Yani yazarları veya diğer insanları bu hale getiren bilişsel sebepler. İnsanlar nasıl oluyor da bir anda “Her Konunun Uzmanı”na dönebiliyor. Sosyal Psikoloji ve Ekonomi biliminden de destek alarak kişiyi “sıradan bir ölümlü”den “Her Konunun Uzmanı”na çeviren sebepleri açıklamaya çalışalım.

1- Bolluk Paradoksu
Bu ekonomi teorisi basitçe şunu der: Malı çok üretirsen değeri düşer. Bu paradoks günümüz bilgi toplumu için de geçerlidir. Nicelik, konuyu daha iyi öğrenmek için gösterdiğimiz çabanın niteliğini zayıflatır. Herhangi bir Avrupa ülkesinde günde sadece 3 haber okuyarak gündemi takip edebilirken ülkemiz için bu sayı en az 300’lerdedir. Bu kadar çok haberi okuduktan sonra kişinin insanlar ve olaylar eksenini aşıp kavramlara ulaşması bile neredeyse imkansızdır. İşte, gündemi takip edeyim derken insanlar ve olaylar arasına sıkışan beynin yapabileceği en iyi üretim olaylar ve insanlar arasında ilişki bulmak, bulamayınca da yaratmaktır. Bu da insanı konudan konuya zıplatır durur. Sonra bir de bakmışsınız ki her konunun uzmanı oldum!
2- Metaforlarla düşünmek
Sosyal medya herkesi metaforlarla düşünen yaratıklara çevirdi. Bağımsızlık, insan hakları, basın özgürlüğü, sosyal devlet denildiğinde iki kelime akıl yürütemeyen milyonlarca insan “hayat bir yolculuktur”, “en büyük Fener”, “dere geçerken at değiştirilmez” denildiğinde rahatlıkla hayat, spor ya da politika uzmanına dönüşüyor. Evrensel kavramlar üzerinden hayat hakkında düşünmek zorken metaforların sizi bazı sonuçlara ulaştırdığını sanırsınız. Zemini olmayan hiçbir düşünce gerçek düşünce olamaz. Her konunun uzmanına insan hakları ile basın özgürlüğü arasındaki ilişkiyi sorduğunuzda muhtemelen size mantık sıçraması şeklinde bir akıl yürütme, bozuk bir iyi-kötü merceğinden konuya bakış ve en az bir metaforla yanıt verecektir.
3- Karşılıklılık ilişkisi
İnsanlık tarihinin bu en eski altın kuralı her konunun uzmanı olabilmek için de gereklidir. Halk toplumundan kitle toplumuna evrilen toplumlarda bu ilişki kaçınılmazdır. Belli kitlelerin düşüncelerini savunarak diğerlerine saldırmak uzmanlığa uzmanlık katar. Çünkü sizi ahmakça savunanları gördükçe “vay be, ne kadar haklıymışım” deyip göbeğinizi kaşırsınız. Sen benim sırtımı kaşı, ben senin sırtını kaşıyayım döngüsü başladı mı bir daha sonu gelmez.
4- Bir tartışmada haklı çıkma zorluğu
Sürekli başkalarına saldıran bu tür uzmanların hiç fikrini değiştirip uzlaştığını gördünüz mü? Elbette hayır. Çünkü çürütülen argüman, her konunun uzmanı olan kişinin tutumunun nedeni değil, çok daha önceden oluşturduğu önyargısının sonucudur. Yani bu tür uzmanların bilgiyle oluşturulmuş fikirleri değil, önyargılarla oluşturulmuş fikirleri vardır. O nedenle onların fikirlerini değiştirdiklerini ya da uzlaştıklarını hiç göremezsiniz. Tam da şu fıkrada anlatıldığı gibi: Sokak lambası altında arabasının anahtarlarını arayan sarhoşa polis sorar, “Onları burada mı düşürdün?” “Hayır,” der sarhoş, “Arka sokakta düşürdü ama burada ışık daha iyi.”
5- Yabancı el sendromu
Normal insanların beyni bölünmüş değildir ama bu uzmanlarda böyle bir sendrom fark edersiniz. Tıpkı kişinin bir eliyle raftan aldığı bir şeyi diğer eliyle rafa koyması rahatsızlığı gibi. Uzmanlar, birkaç gün önce savunduğu fikri hiç savunmamış gibi ret ederler. Normal beyinler savundukları yeni fikirle eski fikir arasındaki boşluğu dolduracak argümanlar yaratırken her konunun uzmanları savundukları eski düşüncenin ne olduğunu bile hatırlamazlar ve çoğu zaman da karşı çıkarlar. Bölünmüş beyin tedavisi zor bir hastalıktır.

Ekonomi üzerine yorum yapan kişilerde de gördüğümüz bu özellikler sağlıklı bir ekonomi medyasının önündeki en önemli kişisel engeller olmaya maalesef devam ediyor.



Ekonomik gerçek mi, ekonomik masal mı?



Ekonominin gerçeklerinin her zaman masal tadında olduğunu fark etmişsinizdir mutlaka. Ekonomi haberleri nedense hep bir masalsılık içeriyor. Fırsatlar ülkesi Amerika, gelişmişlik ve refah ülkeleri Avrupa Birliği ve Japon mucizesinin yarattığı “Japon As Number One” gerçeği. Bugün ise bu üç yerde de tarihlerinin en büyük ekonomik başarısızlıkları hüküm sürüyor. Hikayelerin gücünden eser kalmamış gibi. Ülkelere kısa zamanda büyük bir refah getiren ama bunu sürdüremeyip ardından büyük bir çöküşe döndüren hikayeler yaratılırken ekonomistler maalesef olan biteni kavrayamıyorlar. Öyleyse yapmamız gereken ilk şey ekonomi masalını ekonomik gerçekten ayırabilmek. Peki ama bunu nasıl yapacağız?

Araştırmacı Stephanie Finnel 2006 yılında bir makale yazar. “Bir zamanlar zengindik” (Once upon a time: We were prosperous) adlı makale Meksika’nın eski başkanlarından Portillo’nun 1976-1982 yılları arasındaki ekonomik yükseliş ve çöküşünü anlatır. Portillo’nun, ülkesini nasıl ezilenlerin güçlülere ve küstahlara karşı kazandıkları büyük zaferin başrol oyuncusu haline getirdiğini analiz eder.

Portillo’nun hikayesi 1965 yılında yazdığı ve kıyamet günü dirilecek olan bir Aztek tanrısının adını verdiği Quetzalcoatl adlı kitap ile başlar. Kitap, Portillo’nun 1976’daki seçiminden önce yeniden basılır ve zengin Meksika’nın hikayesine dönüşür. Hatta Portillo’nun uçaklarına bile bu isim konur.

Aslında Meksika’nın tüm başarı hikayesi iki rastlantısal olaya bağlıdır. Bunlar, Meksika’da bulunan petrol yatakları ve 1979’da petrol fiyatlarında görülen artıştır. Bulunan rezervlerin abartılarak halka sunulması, insanların Meksika’nın Suudi Arabistan’dan sonraki en büyük üretici olacağı fikrine inanmasına neden olur. Artık Meksika’nın hayatı petrol üzerine şekillenmeye başlamış ve ülkeyi yönetenler zengin bir ülkeyi yönettikleri düşüncesi ile hareket etmeye yönelmişlerdi. Bunun sonucunda da ülkenin milli geliri Portillo’nun başkanlığı döneminde %55 artmıştı. Ekonomi balonu artık daha fazla şişirilemeyecek noktaya kadar şişmişti. İşte her şey o anda olur.

Portillo’nun görevinden ayrıldığı 1982 yılına gelindiğinde ülke tarihinin en kötü dönemlerinden birine girmişti. Enflasyon %100’lere dayanmış ve işsizlik had safhaya çıkmıştı. Hırsızlık, yolsuzluk ve ekonomik suçlar ülkenin yeni hikayesine dönüşmüştü. Yeraltında olduğu varsayılan petrolleri çıkarmak için büyük krediler alan Portillo ülkeyi derin bir borç batağının içine sokmuştu. Petrol fiyatlarının düşmesi ile de ülke tam anlamıyla kaosa sürüklenmişti.

Portillo’nun hikayesindeki tüm varsayımların hatalı olduğu yıllar sonra ortaya çıkmıştı. Çünkü Meksika’nın petrol rezervleri sanıldığı kadar yüksek değil, dünya toplamının %1’inin bile altındaydı. Hikayeyi bugün bile hatırlayanlar nasıl inandıklarına hala hayret etmektedirler.

Masalların yaratılmasında görülen en büyük düzensizliğin, ekonomik başarıların abartılı biçimde açıklanması ve yorumlanması olduğu bugün artık kanıtlanmış bir olgudur. Fakat yine de hikayelerin gerçeğin yerine geçmesine engel değildir. Bugün artık ekonomik hikayeler ekonominin gerçekleri olarak algılanmaktadır. 2000’lerde yaşanan Avrupa Birliği, dotcom ve mortgage hikayeleri de geleceğin ekonomik gerçekleri olarak öne sürülmüştü. Fakat sadece birkaç yıl içinde her üçü de büyük enkaza dönüşmüştü. Tüm bu hikayeler oluşturulurken başrolde hep ekonomistler vardı; politikacılarla aynı tabaktan yemek yiyip aynı bardaktan su içen ekonomistler.

Bizi hikayelerden ekonomistler koruyamadığına veya korumadığına göre her gün karşılaştığımız ekonomi haberlerinin gerçek mi yoksa abartılmış hikaye mi olduğunu nasıl anlayacağız? Bu soruya geniş de olsa bir yanıt veren yazar Ronald B.Tobias’ın “20 Master Plots” adlı kitabına bakmak yerinde olacaktır. Tobias bu kitapta hikayelerde kullanılan 20 temel tema olduğunu söyler. Tobias’ın belirttiği 20 hikaye teması şunlardır: “Arayış, macera, takip, kurtarma, kaçış, intikam, sır, rekabet, mazlumluk, şeytana uyma, büyük dönüşüm, değişim, ustalaşma, aşk, yasak aşk, fedakarlık, keşif, aşırı sefalet, yükseliş, düşüş.”

Şimdi de rastgele açtığımız bir ekonomi sitesindeki haber başlıklarına bakalım ve ana temayı belirleyelim:

Dolar gün içinde hareketlendi. (Değişim)

%20’yi aşan genç işsizlik oranı azaltılabilir mi? (Arayış)

Çipras’tan kreditörlere sert tepki! (Rekabet)

Not düşüşü siyasi bir karar. (Mazlumluk)

Petrol fiyatları nereye gidiyor? (Sır)

Örnekleri arttırmak mümkün. Siz siz olun; eğer ekonomi haberlerinde bu 20 temadan birine rastlarsanız, haber değil masal dinlediğinizi asla unutmayın.



Fed’den masallar



Piyasanın en büyük hikaye anlatıcısı hiç şüphesiz ABD Merkez Bankası Fed’dir. Yeşil Kitabı, Mavi Kitabı, Bej Kitabı veya başkanlarının ardı arkası kesilmeyen açıklamaları piyasalar tarafından masal gibi dinlenir ve sonrasında da dinleyenlerin aklına şu soru gelir: Peki, bu açıklama benim ne işime yarayacak?

Ekonomi gündemimizin önemli kısmını ABD Merkez Bankası Fed'in açıklamalarına açıklama getirmek oluşturur oldu. Ekonomi yorumcularından sokaktaki vatandaşa kadar herkes artık “Fedonomist”. Fed'in her sözü, ilkokulda öğretilen cümle çözümleme yöntemleri de dahil olmak üzere detaylı analizlere tabi tutuluyor. Yüklem hangisi, özne kim, dolaylı tümleç var mı? Faiz arttı mı, ne zaman artacak, arttı da biz mi görmedik, bizden saklı arttırılmış olmasın?.. Artık herkes bir Fed uzmanı, yani Fedonomist. Peki, Fed hakkında yapılan bunca yorumun sizce ne kadarı doğru?

Hemen söyleyelim, tamamı yanlış. Fed'in açıklamaları üzerine yapılan yorumların çoğu hatalı, üstelik de safça. Bunu anlayabilen bir tek yorumcunun hala olmaması da bir o kadar düşündürücü. İnsan ekonomi yorumcularımızın zekası hakkında gerçekten endişeleniyor. Peki, ekonomi yorumcularımızın Fed'in açıklamalarından anlayamadıkları şey ne?

Ekonomi yorumcularının anlayamadığı şey şu: Fed'in açıklamalarının tamamı düzmece! Başka bir ifadeyle martaval, boş laf, saçmalık, palavra, şarlatanlık, budalalık ya da dalavere. Ama yalan değil. Fed, sürekli düzmece açıklamalar yapsa da yalan söylemiyor. Yani Fed yaptığı tüm açıklamalarda yalan söylemiyor, sadece martaval okuyor. İşte, Fedonomistlerimizin anlayamadığı şey bu.

Fed, olanı yanlış sunuyor, özellikle gösterişçi kelimeler kullanıyor, zihninde olanı saklıyor ve karşıdakini aldatacak tarzda gerçeği farklı yorumluyor. Belki bir anlamada Fed'in hayatı palavra; ama asla yalan söylemiyor.

Ekonomi yorumcularının bir türlü anlayamadığı Fed açıklamalarını doğru yorumlamak isteyenler için küçük bir kılavuz oluşturduk. Asla yalan söylemeyen ama sürekli hikaye anlatan Fed'in genellikle yanlış yorumlanan açıklamalarının şifresini merak ediyorsanız aşağıdaki kılavuzla öğrenebilirsiniz.

Fed'in açıklamalarını yorumlama kılavuzu:

1- Fed yalan söylemez!
Size, cebimde 100 lira var dersem ve cebimde gerçekte 80 lira varsa size yalan söylemiş olurum. Fed, yıllardır faizi arttıracağım diyorsa ve arttırmıyorsa bu yalan söylemek sayılmaz mı? Kesinlikle sayılmaz. Bakın Fed Başkanı son konuşmasında ne diyor: "Fed fonları faizinin, uzun vadede fiyat istikrarını ve maksimum sürdürülebilir istihdamı sağlayabilmek için, muhtemelen zamana yayılarak, kademeli bir şekilde yükseltilmesinin gerekeceğini düşünmeye devam ediyorum." Yani Fed aslında faizi yükselteceğini söylemiyor. Sadece bize faizin yükseltilebileceğine dair rasyonel bir zemin sunuyor. Bizi inandırmıyor, adeta kendi kendimize buna inanmamızı istiyor.
2- Fed yalan söyle(ye)mez!
Fed yalan söyleyemez, çünkü doğrunun ne olduğunu bilmiyor. Cebimde 80 lira varken size 100 lira olduğunu söylüyorsam ve sizden cebimde 100 lira olduğuna inanmanızı bekliyorsam, öncelikle cebimde 80 lira olduğunu bilmem gerekir. Yalan söylemenin özü doğruyu bilmektir. Ama Fed doğrunun ne olduğunu bilmiyor. Faizin artışının doğru olacağını bilse zaten yapardı. Tıpkı faizi düşürmenin 2008 finansal krizine sebep olacağını bilmemesi gibi. O nedenle belirli bir noktaya odaklanmıyor. Faizi arttırmak etrafında dolaşıyor ve sürekli martaval okuyarak saçmalıyor.
3- Fed vatanseverdir!
Fed Başkanının son konuşmasındaki şu cümleye daha yakından bakalım: "Enflasyonun 2-3 yıl içinde hedefe ulaşmasını bekliyoruz." J.Yellen asla yalan söylemiyor. Ama bu ifadede belirsiz olan bazı taraflar var. Enflasyon hangi hedefe ulaşacak? Hedef bu sürede hep sabit mi kalacak? İkinci yıl hedefe ulaşıp üçüncü yıl saparsa hedefe ulaşmış olacak mı? Hedefe ulaşmayı kim kim bekliyorsunuz? Enflasyon boşlukta ilerleyen roket midir ki önceden belirlenen sürede hedefe varıyor? Hedefe ulaşmasını beklerken ne yapacağız, evlilik programı seyrederek beklesek olur mu? Bir yıl sonra Fed Başkanı ölürse onun yerine yeni gelen başkan da bekleyecek mi? Yellen, bu sorulara gerçek olmayan cevaplar verse yalan söylüyor olurdu. Ama Yellen, dinleyicinin enflasyonla, hedeflerle, beklentiyle, 2-3 yıllık süreyle ilgili olarak ne düşündüğüyle ilgilenmiyor. Bu ifadelerle amaçladığı şey belli bir intiba oluşturmak. İnsanların Fed'i ve dolayısıyla ABD'yi, ülkelerinin ekonomisini düşünen, tek tek herkesin bireysel çıkarıyla ilgilenen, refahları hakkında derin düşünceler besleyen, 6 milyar dünyalının para kaybetmemesinin önemini benimsemiş bir vatansever olarak düşünmelerini istiyor. Yani ekonomik bir açıklama yapmıyor, martaval okuyor.
4- Fed bir dışkı tasarımcısıdır!
Fed'in faiz arttırımı birkaç yıldır bir ekonomik ürün gibi tasarlanarak raflara sürülmüştür. Fed, tıpkı bir esnaf gibi, ürünün her parçasını dikkate alıyor, olması gerektiği gibi tasarlıyor ve yavaş yavaş üretiyor gibidir. Peki ama neredeyse on yıl olacak hala ürünü tamamlayabilmiş değil. Sizce burada bir tuhaflık yok mu? Elbette ki var. Biraz ekonomi biliyorsanız, serbest piyasa sisteminde devletin piyasaya müdahelesinin tasarlanabilir olmadığını bilirsiniz. Yani aslında Fed'in faizi arttırma süreci dışkı üretiminden başka bir şey değildir. Bu süreç de tıpkı dışkı gibi tasarlanamaz ve bir esnaf faaliyetine dönüştürülemez. Zamanı geldiğinde sadece dışarı atılır. O nedenle bir iş olarak da yapılamaz.Zaten hiçbir ekonomi kitabında Merkez Bankalarının faizi arttırmak veya düşürmek gibi 10 yıla uzayan bir görevlerinin olduğu söylenmez. O nedenle Fed'in faizi arttırma üzerine tasarladığı bu ürün dikkatsizce yapılmış adi bir üründür.
5- Fed'in gerçekle bağlantısı yoktur!
Yellen'in son konuşmasından bir alıntı daha: "İstihdam artışındaki son yavaşlama işaretlerinin dikkatle izlenmesi gerekiyor." Bu sözün doğruluk değeri bulunmuyor ama yalan da sayılmaz. Bu ifade bir doğruluk ya da bir yalanda olması gerektiği gibi bir yanlışlık üzerinde temellenmiyor. Tüm sorun gerçekle olan ilişkisizlik ve gerçekte neyin ne olduğuna dair gösterilen kayıtsızlık. Birkaç bin kişi daha ailesini geçindirmek için çalışmaya başlıyor ama bu sayı geçen aya göre birkaç yüz kişi daha az ve bu azlık trafik işareti benzeri bir ışık yakıyor ve herkesin bu ışığa dikkatle bakması gerektiği vurgulanıyor. Tamamen saçmalık. Gerçekle hiçbir bağlantı yok. Tamamen martaval okuma.
6- Fed, bizi kahraman olduğuna inandırır!
İçinden bir türlü çıkamadığımız küresel krizi yaratan kendisi değilmiş gibi hala bizi kendisinin kahraman olduğuna inandırır. Yaptığı tüm açıklamaların sebebi de budur: Bizim bu gerçeği doğru şekilde algılamamıza engel olmak. Biz onun bizi doğru olmadığını bildiği bir şeye inandırmaya çalıştığını bilemeyiz. Her ay faizi yükselteceğim diye tüm bu martavalları okuyarak gizlediği şey, bahsettiği şeylerin doğruluk değerinin kendisini de pek ilgilendirmediği gerçeğidir. Ekonomi yorumcularımızın anlayamadığı şey onun niyetinin ne gerçeği anlatmak ne de gerçeği gizlemeye çalışmak olduğudur. Bizi kahraman olduğuna inandırdığı o açıklamaların özü, bahsettiği şeylerin gerçekte nasıl olduğu ile ilgilenmediğidir. Yani Fed dalavereci bir martaval okuyucudur.

Yukarıda yazılanları tek bir cümleyle özetleyebiliriz: Fed, senin hayatın hikaye!



Ekonomistlere yenik düşen Tom Cruise olmayın!



Hisse senedinden türev ürünlere kadar akla gelecek tüm piyasalarda yüzyıllardır hep aynı oyun oynanıyor. Büyük yatırımcılar istediklerini fazlasıyla elde ederken küçük yatırımcılar ısrarla piyasalara çekilmeye çalışılıyor. Piyasaların karmaşık işleyişi hakkında sınırlı bilgi sahibi olan kişilerin piyasalara hücumu tıpkı altına hücum gibi bir olgudur. Kulaktan kulağa dolaşan zenginlik hurafeleri, çevredeki insanların borsalardan orantısız getiri elde ettiği hikayeleri sıradan insanları borsalara yönlendiren en önemli dinamiklerdir. Piyasaların derinleşmeye (paranın artması) başlamasıyla küçük şirketlerin halka arzı da özel bir davet şeklidir aslında. Tıpkı analistlerin sürekli “Al” emri vermeleri gibi. Amaç daima küçük ve sıradan yatırımcıyı bu anlaşılması çok kolay olmayan, yüksek bilgi ve anlayış gerektiren sistemin içine çekmektir.

Gördükleri ve işittikleri ile yönlenmeye dünden razı olan entelektüel bakış açısı henüz olgunlaşmamış birçok kişi için altına hücum hikayeleri ihtiyaçlar piramidinin gıda kadar önemli bir tabakasıdır. Zengin olma yolunda bilgi ve anlayışın önemini göz ardı etmek çoğu zaman mutsuz bir sona davetiye çıkarır. Kaybedenlerin, pozitif bir teori ve pratikten yoksun masumane kararlarının cezasını çekmelerinin gerekli olduğunu düşünebilirsiniz. Hatta kendileri bile düşünebilirler. Ama bu gerçekten ağır bir vicdani yargılamadır. Çünkü sıradan insanları piyasalara çeken basit algılamaların arkasında daima ekonomiden anlayanların sistemli bir çabasının olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

2000 yılında ABD’de yapılan bir araştırmada 28.000 hisse senedi tavsiyesi taranmış ve çarpıcı bir sonuç bulunmuştur. Tavsiyelerin neredeyse %99,9’u “Al” yönündedir. Oysa gerçekleşen bunun tam tersidir. Al denilen hisse senetlerinin çoğu o dönemde düşmüştür. Peki ama ekonomiden ve finanstan anladığı düşünülen bu kişiler piyasalarda bu bilgi kirliliğini nasıl yaratıyorlar?

Bugün dünyanın en popüler düşünce sistemi ve organizasyonlarından biri hiç şüphesiz Scientology adlı yapıdır. 1953 yılında Rob Hubbard tarafından kurulan örgüt, insanı, kendi ölümsüz doğasını unutmuş ruhani bir varlık olarak görür. Hubbard, “Dianetics” adlı kitabında bu dönüşümün nasıl sağlanacağının bilimsel (kendisine göre) tarifini verir. Bunu yaparken de psikoloji, genel sağduyu ve uzaylı harikalardan yardım alır. Yarattığı bilimsel dil ile hayatın anlamını keşfeden dünyadaki tek insan olduğunu düşündürtür. Bu görünüş, yönlenmeye ihtiyacı olan bilgi ve değer sistemi gelişmemiş birçok insan için kaçırılmayacak fırsattır. Peki ama yaratılan bu büyülü dünyanın ne kadarı gerçektir?

Reklam yüzü aktör Tom Cruise olan Scientology’nin doktrin kitabı Dianetics, Hubbard tarafından “ateşin icadından sonra en büyük icat” olarak sunulur. Fakat kitabı bilimsel yönden inceleyen bilim adamlarının görüşü daha farklıdır. ABD Psikoloji Derneği kitabı sözdebilim olarak tanımlamıştır. Kitaptaki teorilerin bilimsel olarak hiçbir geçerliliği olmadığını beyan etmiştir. Psikolog John Lee, kitaptaki psikolojik doktrinlerin eksik olduğunu ortaya koymuştur. Psikolog Harvey Fischer, kitapta sunulan teorileri denekler üzerinde denediğinde kişilerin zihinsel süreçlerinde herhangi bir değişim olmadığını ispat etmiştir. Filozof Robert Carroll, kitabı deneysel kanıtlardan uzak bir sahte bilim olarak tanımlamıştır. Popüler bilim dergisi Scientific American, kitabı yazının icadından beri sayfa başına kanıt-söz oranında en kötü kitap olarak seçmiş, saçmalık ve sağduyunun edepsiz bir karışımı olarak değerlendirmiştir. Isaac Asimov, abuk sabuk bir kitap; Jack Williamson ise Freud psikolojisinin çılgın bir güncellemesi olarak görmüştür. Clinical Medicine dergisi psikolojisinin yanlış algılanması ve yorumlanması sonucu oluşturulan profesyonel bir şarlatanlık olarak nitelendirmiştir. Ünlü psikanalist Erich Fromm ise Freud’un fikirlerinin aşırı basitleştirilerek propagandalaştırılmış hali olarak görmüş, aşırı mekanikleştirilen zihnin insani değerlerler ile uyumlu olmadığını söylemiştir. Anlambilim uzmanı Hayakawa ise bir bilim kurgu örneği olarak görüp birkaç dilbilimsel teknikle makul görünen fantastik hayaller yaratıldığını söylemiştir. Bilim yazarı Martin Gardner kitabın bilimle uzak yakın bir ilişkisinin olmadığını belirtmiştir. Ve daha sayılamayacak kadar çok eleştiri. Peki ama kimdir bu Roy Hubbard? Bir dahi mi?

Guinness Rekorlar Kitabına göre dünyanın en çok basılan yazarı olan Hubbard üniversite eğitimi olmayan bir savaş gazisidir. Emeklilik maaşıyla geçinip bekçilik yapan biridir. 1947 yılında Emeklilik İdaresine yazdığı mektupta nasıl sefil bir durumda olduğunu anlatarak maaşına zam istemiştir. Maaşına biraz zam yapılsa da ertesi yıl hırsızlıktan suçlu bulunmuştur. Hubbard’ın mesleği bilim kurgu yazarlığıdır. Yazdığı hikayelerle para kazanmaya çalışmakta fakat bunda pek başarılı olamamaktadır. 1948 yılında bir bilim kurgu kongresinde aynen şunu söylemiştir: “Kelimesi 1 penny’e yazmak gülünç. Eğer bir insan milyon dolar kazanmak istiyorsa bunun en iyi yolu kendi dinini kurmaktır!” Hubbard, bu sözleri söyledikten sadece bir yıl sonra Dianetics’i çıkarak bugün on milyon kişinin inandığı kendi dinini kurmuştur. Evet, o bir dâhidir, ama başkalarının akılsızlığını kullanan bir dahi.

Finansal piyasalarda yayılan bilgilerin çoğunun ardında da böyle gizli çıkarlar vardır. Entelektüel seviyesi düşük olan fırsatçılar ve problemlerini çözmek için kahraman arayan sıradan insanlar bu tür bilgilerin peşine takılmakta fazla gecikmezler. Hatalı ve hileli bilgi, bazen hiç kimsenin fark edemediği bir şekilde, analistlerin daima “Al” emri vermesiyle gelir; ya da küçük şirketlerin halka arzı eşliğinde derinleşen piyasa söylemleriyle. Bazen en yakın arkadaşınızdan duyduğunuz “evi arabayı sat, şu hisseye yatır” hikayesiyle veya masum bir televizyon yorumuyla. Piyasalar bilgi okyanusu gibidir. Sorumluluk bilgiyi yayanda olsa da alanın da bilinçli bir tüketici olması hayati bir zorunluluktur. Aksi takdirde finansal piyasalarda da bir bilim kurgu yazarının psikoloji ve sağduyu karışımıyla yarattığı Scientology mucizesi gibi dezenformasyon tuzaklarına her zaman düşülebilir. Şu anda yaşanılan şey de budur. Hatta şunu söylemek sanıyoruz mübalağa olmayacaktır: “Piyasalar Tom Cruise dolu!”



Ekonomistlerin dediklerine neden kolayca inanıyoruz?



Televizyonlar, gazeteler ve internet siteleri ekonomik konularda bize yardımcı olup yol gösteren insanlarla dolu. Milyonlarca bilgiyi aynı anda işleyebilecek bir kapasiteleri olduğu konusunda bizleri ikna etmede fazla zorlanmıyorlar. Yorumluyorlar, eleştiriyorlar, öngörüyorlar. Bizi her durumda motive etmekte son derece uzmanlar. Piyasalar yükselse de düşse de daima bir çıkış yolu sunarak ışığın yakın olduğuna inandırmakta zorlanmıyorlar. Kullandıkları dil ve üslup, kadim bir uygarlığın gizli sırlarını verirmişçesine iyi seçilmiş. Sahne ve kostümler de parıltılıyken bizlere inanmaktan başka seçenek kalmıyor. Eğitim, tecrübe ve yetenekleri konusunda fazla bilgiye sahip olmamakla birlikte yine de onlara inanç konusunda fazla cimrilik etmiyoruz.

Bilginin sürekli çoğaldığını bilmek insanlardaki zihinsel umursamazlığı zihinsel felce dönüştürmüş durumda. Bize sunulan her türlü bilgiyi, o bilgiyi düşünmenin maliyetinden daha ucuz olduğu sürece kabul ediyoruz. Genellikle de düşünme her zaman için yüksek maliyetli bir çözüm. Bu nedenle tercihimizin sunulandan yana olmasına şaşırmamak gerekiyor. Hiçbir yeteneği, eğitimi ve tecrübesi olmayan Kim Kardashian gibi kişilerin yayıncılıktan TV programcılığına, modadan kişisel gelişim koçluğuna kadar her alanda bir dünya markası olması nasıl bir karar verme sistemi içinde olduğumuzu fazlasıyla gösteriyor. Ünlülere inanmak konusunda pek zorluk çekmiyoruz. Yeter ki bize önerilerini sıralasın ve bizi düşünmekten kurtarsın.

Claire Chazal, Fransa’nın hala ünlü bir gazetecisi ve haber programcısıdır. Yetenekleri konusunda herkesi o kadar ikna etmiştir ki bu sayede elini atmadığı iş kalmamıştır. 1997 yılında yazdığı “L’Institutrice” adlı roman kısa sürede best-seller olmuştur. Bir romanın best-seller olması onun hiç de sıradan bir roman olmadığının basit bir göstergesi gibidir. Yoksa bir romanı milyonlarca insan neden okusun ki?

Fransa’nın en çok satan magazin dergisi Voici’nin aklına 2000 yılında şeytani bir fikir gelir. Claire Chazal’ın romanını yeniden yazarlar. Romanın ismini, birkaç karakterin adını ve sadece kitabın ilk iki cümlesini değiştirirler. Sonra da kitabı L’Institutrice adlı romanı yayınlayan yayıneviyle birlikte ülkedeki en önemli yayınevlerine, tanınmayan bir yazarın adıyla gönderirler. Sonra da yanıtları beklemeye başlarlar.

Gelen yanıtlar şaşırtıcıdır. Tüm yayınevleri kitabı beğenmeyerek yayınlamayı ret ederler. Fakat en şaşırtıcı yanıt L’Institutrice adlı romanı yayınlayan Plot adlı yayınevinden gelmiştir. Yayınevi romanı tanımadığı gibi romanı sahibine geri göndermeyi bile gereksiz görerek, gerekirse ödemeli olarak ileteceğini söylemiştir.

Voici’nin editörü Jacques Colin’in dediği gibi yayınevleri de ünlü birini görünce düşünme yeteneklerini kaybetmektedirler. Bu bize hiç de yabancı gelecek bir olgu değil hiç şüphesiz. Artık neredeyse tüm finansal kararlarımızı TV ekranlarında ya da gazete sütunlarındaki ünlü ekonomistlerin düşünceleri doğrultusunda oluşturuyoruz. O ünlülerin gerçekten düşünce belirttikleri konuda uzman olup olmadıklarına bile bakmıyoruz. 15 dakikalığına bile ünlü olan birinden hayatımızın en önemli kararlarını verecek dersi alabiliyoruz. Kısaca dezenformasyon altında ağır bir yenilgi alıyoruz.

Eksik bilgi, kasıtlı eksik bilgi, gerçeği küçümseme ve medya aracılığıyla abartılan bilgi, sıradan insanın yaşam kaynağı haline gelmiştir. İnsanlar bilgi çöpleri ile yönetildiklerinin farkında değiller. İyi, nazik ve anlaşılır bilgi her zaman gerçeğin ne olduğunu merak etmenin üzerini örtmektedir. Formu ne olursa olsun sunulan bilgi rasyonel bilgi olarak kabul edilmektedir. Ünlü birinin TV’den haykırdığı bir düşüncenin herkes tarafından kabul edildiğini varsaymak hiç kimse için zor değildir.

Dezenformasyon altında ezilen insan sorumluluğu asla başka bir tarafa atamaz. Hatanın en büyüğünü daima kendisinde aramalıdır. Bu süreçte yine kararsızlık çekecekse biz şimdiden yardımcı olabiliriz. Eğer bilgi kirliliği altında ezilmemeye istekli ama bunu başaramıyorsa aciz; başarabiliyor ama istemiyorsa kötü niyetlidir. Hem istiyor hem de başarabilecek güçteyse değişim zamanı gelmiş demektir.

Bize sunulan her türlü bilgiyi, o bilgiyi düşünmenin yaratacağı maliyetten daha düşük bir maliyete sahip olduğu sürece kabul ediyoruz. Çoğu zaman da kazanan bize sunulan bilgi oluyor. Çünkü onun maliyeti hep daha düşüktür. Neden düşünmüyoruz sorusunun yanıtı bu kadar basittir. Klasik iktisat teorisi açısından yeniden özetlersek, düşünmenin hem maliyeti hem de marjinal maliyeti yüksektir.



Ekonomi yorumcusu piyasamız



Ekonomi bilimi kendini bilmez ekonomistler sayesinde giderek çamura daha çok batıyor. İnsanlar her gün okudukları ekonomi yorumlarını daha az anlıyorlar. Ekonomi ve finans okuryazarlığı artması gerekirken giderek azalıyor. Hayatın neredeyse en önemli boyutu olan ekonomi, oluşturduğu literatür ile toplumsal bir antipati yaratmış durumda. Yaratılan bu karmaşık literatürün içinde sadece insan yok demek hata olmayacaktır. Yüksek egolu ekonomi yorumcuları, son derece sığ olan ülkemiz piyasalarını kaotik bir hale döndürmeyi her gün başarıyorlar.

Ülkemiz ekonomi ve finans literatürü iki ana akım yaklaşıma sahip. Akademik düzeyde yapılan çalışmalar ekonomistlerin bile anlayamayacağı karmaşık bir matematik ve istatistik üzerine kurulu. Bol alıntılı ve formüllü bu yazıları okuyan neredeyse yok gibi. Genellikle ekonomistlerimiz unvan elde etmek için bu yolu kullanıyorlar. Ekonomi bilimi insanlarımız, sıradan insanı ve ekonomik hayatı karmaşık bir formüller bütünü olarak görüyor.

Gazete, televizyon ve dergilerde gördüğümüz ikinci ana akım yaklaşım ise aritmetiksel. Rakamlar, oranlar ve yüzdeler üzerinden yapılan çıkarımlar ile ekonomik sonuçlara ulaşılmaya çalışılıyor. İyi tahsilli genç kuşağın yaratıcılığı, sözbilim ve anlambilime katkıları ile hızlı bir gelişim trendi yakalayan bu stil şu an ülkemiz ekonomi hayatına da hakim durumda. Aritmetiksel ve kavramsal çıkarımlar ile yapılan bu yorumların da insan boyutunu görmezden gelerek mekanik bir görüntü sergilediği açıkça ortada. Karşıt argümanların çarpıştığı bu tarz bir literatürün sıradan insan için faydalı olamadığı rahatça görülüyor. Finansal okuryazarlığı henüz “South sea bubble” seviyesinde olan bir toplum için bu tür bir yaklaşımın doğru model olması mümkün değil.

Matematik, finans ve istatistik gibi disiplinlerin işbirliği ile yapılan yorumlarla, genç yorumcuların entelektüelleşmedeki seyrelme seviyeleri fazla olmasa da, dinleyicilerin kavrayış derinliğinin düşük seviyelerde olduğu nedense gözden kaçırılıyor. Konular, farklı disiplinlerden alınan kavramlar ile anlaşılmaz hale getirilerek suiistimal ediliyor. Yorumcuların belli bir konuda bilgi sahibi olmaları, epistemolojik gereksinimler göz önüne alınmadığı zaman, gelişigüzel tespitlerin yapılmasına neden oluyor. Ekonomi biliminin içinde yer alan kural, teori, açıklama ve nedenselliğin gizli anlam belirsizlikleri içerdiği bilinen bir durumdur. Gerekli felsefik bakış açısının genç kuşak ekonomi yorumcuları tarafından geliştirilmemiş olması, popülerleştirme düzeyinde yarım yamalak bir kavrayış olarak belirmekte ve neden bahsettiğini bilmeyen bir görüntü ortaya çıkmaktadır.

Anlaşılmaz olan ifadelerin derin anlamlar taşıdığını düşünen genç kuşak yorumcular ele aldıkları konularda, kofluk ve sıradanlıklarını saklamak için karmaşık bir dil kullanarak belirsiz söylemlere yönelmektedirler. Belirsiz ve kapalı jargonlarını teknik bir dil kullanımı ile hafifletmektedirler. Oysa yapılması gereken basit bir dil ile savundukları olguyu destekleyen kanıtları sunmaktır. Ama bunun yerine dinleyici ve okuyuculardan niteliksel bir sıçrama yaparak anlaşılmaz söylemleri anlamalarını beklemektedirler.

Ekonomi bilimi aslında bir metin ya da bir çıkarımsal sunum değildir. Ekonomi, hayatın basit metaforlarını sunan bir depodur. Genç yorumcular, belirsiz, öngörülemez veya kaotik olan ekonomik olguların yapısal karmaşıklığını sözel bir tarzda analiz etmenin cazibesine fazlasıyla kapılmaktadırlar. Belirsizlik adeta roman haline dönüştürülmektedir. Günlük hayatın dilinden derin bir sapma vardır.

Matematik ya da fizik gibi bilimlerin nedenselliği ile problemlerin çözümüne çalışılmakta, yetersizlikler paradigma değişiklikleri ile sunulmaktadır. Matematiksel olarak 0’a yaklaşan bir rakam üzerinden tükenme yorumu yapmak insan hayatı için doğru bir analiz olmayabilir. Olasılıklar düzeyindeki çıkarımlar, sosyal ve ekonomik olguları açıklamakta yeterli olmayabilir. Bu tür indirgemeci yaklaşımların, genç yorumcuların ivedi görevleri olmadığı maalesef gözden kaçırılıyor. Halbuki yapılması gereken eğer bir araştırma varsa incelenen somut olayların sunulmasıdır. 0’a yaklaşan oranın gerçek hayatta nasıl bir değişim yarattığının ortaya konulması yeterlidir. Zaten karmaşık bir alan olan ekonomi, bir de matematik ve istatistik gibi bilimlerin istilasına sokulmamalıdır. Üstelik bunu coşkulu sezgilerle edebi bir tasvire indirgemenin de hiçbir anlamı yoktur.

Bilimsel ve teknik kavramları tıpkı aşılmaz bir otorite gibi kullanmak başarılı bir yöntem değildir. Sıradan insanın tanıdığı tek otorite somut ve algılayabileceği gerçeklerdir. Olumsuz bir senaryoyu halkın gözünde inandırıcı kılmak için Roubini’nin pohpohlanmasına gerek yoktur.

Bulanık çözümlemeler finansal okuryazarlığı düşük kitleler üzerinde her zaman cazibe yaratmaktadır ve genç yorumcular bunu çok iyi bilmektedirler. Bu sayede yapılan yorum isabetsiz olduğunda, yanlış anlaşıldığını savunarak kendini aklayabilecektir. İyi tahsilin belki de somut olarak işe yaradığı tek yer burasıdır.

Otoritesel kanıtlamalar ve ekonominin neredeyse kutsal sanılan metinlerine yaslanılarak vakit kaybedilmekte, problemlerin gerçekçi şekilde sınanması göz ardı edilmektedir. Oysa dile ve kuramlara güvenerek, gerçekten ne kadar uzak olunduğunun saklanılamayacağı açıktır. Ya da birkaç matematiksel çıkarım ile gerçeğe ulaşılamayacağı ortadadır. Gerçeğin belirli bir toplum ve kültür ile ilişkilendirilmeden bir şey ifade etmeyeceği bilimsel bir olgudur. Fakat ekonomi uzmanlarımızın kafalarındaki tek gerçek, gelişmiş ülkelerden taklit yoluyla alınan finansal çıkarımlar ve matematiksel yorumlamalardır.

Ekonomi ve finans literatürümüz, finansal okuryazarlığı yeni yeni gelişmeye başlayan bir toplum için hiç de istenilen bir noktada değildir. Açık düşünme, açık konuşma ve açık yazma hep arka plana atılmaktadır. Bilimsel literatürün zaten hiç kimse tarafından anlaşılacak bir yanı yoktur. Giderek buna sözlü literatür de eklenmektedir. Yapılan yorumların sıradan insan için kullanılabilir olmadığı ortadadır. Ardı ardına mantık sıçramaları ile sunulan finansal olgular, karanlık sularda nilüfer yaprakları üzerinde sıçrayan kurbağalar gibi görünmektedir. Bulanık söylemlerle yaratılan entelektüel sahtekarlık, hem düşünsel hem de toplumsal hayatı zehirlemektedir. Oysa herkesin bildiği gibi gerçek basit olandır. Ekonomi yorumcularının gerçek diye sunduğu ise kurgu ve gerçek arasında bir yerlerdedir. Dile aşırı odaklanan gösterişli jargon ile elitizm yaratılmakta, toplum demagojik olarak sömürülmektedir.

Ekonomi literatürü ülkemizde parodiye dönmek üzere. Fakat bu kimsenin umurunda değil. Ekonomi yorumcuları kendilerini toplum karşısında Einstein ya da Feynman gibi konumlandırarak yüksek bir ego içine giriyorlar. Ekonomi dünyasının gerçeklerini, finansal okuryazarlığı düşük olan bir toplum bugün belki anlamıyor olabilir. Ama ekonomi yorumcularının da anlamadıkları bir şey var. Bugün olmasa da bir gün bu gerçeği onlar da anlayacaklar: Ürettikleri bilgi değil laf kalabalığıdır.



Borsacı çocuğun kız arkadaşının trajedisi!



Ekonomist ve analistlerin kullandıkları dilin neye benzediğini hiç düşündünüz mü? Sıradan bir vatandaşın "boş levha" ile dinlediğini varsayarsak, bir ekonomistin sözlerinden ne anlar dersiniz? Ekonomi yorumcularının kullandıkları dilin ekonomiye uzak insanlar için hiçbir işe yaramadığını aşağıda anlatacağımız kurgu hikaye oldukça güzel özetlemektedir.

Erkek arkadaşının yan odadaki telefon konuşmasına şahit olan genç kızın hikayesini anlatacağız. Evlenmeyi düşündüğü erkek arkadaşı yatırım danışmanı ile telefonda konuşmaktadır. Yatırım danışmanının ne dediğini duyamayan genç kız sadece erkek arkadaşının sözlerini duyar ve evlilik kararını verir...

Yatırım danışmanı: Efendim, piyasalarda sıkışıklık var. Dikkatli olmalıyız. Piyasa aktörleri de bu durumdan oldukça tedirgin.
Erkek arkadaş: Sen o aktörleri boş ver; asıl aktör benim!
Yatırım danışmanı: Kurda da oynaklık var. Merkezin hamleleri de kurun ateşini söndürmeye yetmedi.
Erkek arkadaş: Çok oynak çok, ateşini ben söndüreceğim!
Kız arkadaş: Vay sapık! (kendi kendine söylenmektedir)
Yatırım danışmanı: Merkez üst koridorda indirime gitti, faydalı olacaktır.
Erkek arkadaş: Hem üst koridor hem de alt koridor olursa harika olur!
Kız arkadaş: Çüşş!
Yatırım danışmanı: Uzun pozisyonda kalmayı öneriyoruz. Piyasayla terse düşmemek lazım.
Erkek arkadaş: Uzun pozisyon tabi ki. Ters pozisyon da isterim ama!
Kız arkadaş: O ha!
Yatırım danışmanı: Endeks 80 bin seviyelerinin üstünde tutunmaya çalışıyor. Kaldıraçlı işlemlere girmeyelim diyoruz.
Erkek arkadaş: Tutunmak zor, kaldıraç şart! Sert bir açılış istiyorum!
Yatırım danışmanı: Önce boğa sonra ayı piyasası bekliyoruz.
Erkek arkadaş: Biz de önce boğa oluruz, sonra ayı!
Kız arkadaş: Yuh artık!
Yatırım danışmanı: Bazı hisselerde yüksek performans bekliyoruz.
Erkek arkadaş: Her zamanki gibi çok yüksek bir performans yaratacağız!
Yatırım danışmanı: Teknik analiz yaptık, omuz-baş-omuz formasyonunda da aynı sonucu aldık.
Erkek arkadaş: Omuz-baş-omuz yapmadan kesinlikle sonuç tatmin etmez!
Kız arkadaş: Koca dedik, adamdaki fanteziye bak!
Yatırım danışmanı: Ülkeye sıcak para girişlerini de gözden kaçırmamalıyız.
Erkek arkadaş: Giriş çıkışlar çok önemli; giriş, çıkıştan daha güçlü olmalı!
Kız arkadaş: Adi herif!
Yatırım danışmanı: Borsanın nabzı sıcak paraya bağlı olarak artıyor.
Erkek arkadaş: Güçlü girişte nabız artar!
Yatırım danışmanı: Fed'ten parasal gevşeme hamlesi gelecektir.
Erkek arkadaş: Gevşeyebilir de, sertleşebilir de, ama önemli olan dik durması!
Kız arkadaş: Adi sapık!
Yatırım danışmanı: Aman efendim, gevşemezse mal elimizde kalır, satamayız.
Erkek arkadaş: Mal elde kalmasın, aman!
Kız arkadaş: Yuh, ayı!
Yatırım danışmanı: Pozisyonlarımızı hedge (korunma) edelim mi; ne dersiniz?
Erkek arkadaş: (Birden hiddetlenerek) Deli misin, korunmadan olmaz!
(O anda kız arkadaş odaya girer ve...)
Kız arkadaş: Canberk, bitti artık, seni terk ediyorum, adi herif!

Anlaşılacağı üzere günlük ekonomi analizlerinin dili giderek saplantılı bir erkek despotizmine dönüşüyor. Tıpkı Erol Evgin'in dediği gibi: Hani bir hisse kayar ya bazen; hani ardından trend kırılır ya; işte öyle bir şey.



Dinlemekten bıkmadığımız 6 ekonomi haberi



Ekonomiye karşı algımızın hangi haberlerle inşa edildiğinin maalesef farkında değiliz. Gün boyu okuduğumuz ve yorumlarını dinlediğimiz ekonomi haberleri neredeyse hiç bizimle ilgili değil. Sentetik bir ekonomi haberciliğimiz var. Dünya piyasaları neye odaklanıyorsa biz de aynısını yapar gibiyiz. Gerçeklikten kopuşumuz giderek hızlanıyor.

Okyanus gibi etrafımızı saran bu haber bombardımanından bir an olsun yüzeye çıkıp etrafa baktığımızda, sahici olmayan bir dünyada olduğumuzu fark etmek hiç de zor değil. Ama alışmışız bir kere bu haberlere artık. Neredeyse son beş yıldır aynı haberlerle yatıp aynı haberlerle kalkıyoruz.

Ekonomi basınımızın tüm enerjisini alan, yorumcuların her gün defalarca analiz ettikleri bu haberlerden en çok karşımıza çıkanlara farklı bir gözle yeniden bakalım. Herhangi bir ekonomi kanalını izlediğinizde ya da haber okuduğunuzda büyük olasılıkla bu haberlere siz de rastlayacaksınız.

1- Petrolün varili
Petrolün fiyatı o kadar çok yorumlanıyor ki, insanın bakkala inip bir varil alası geliyor. Varil mi kaldı bu zamanda, bu neyin fiyatı diyen yok. 5 varil kapağına bir varil bedava kampanyası yapacak neredeyse ekonomi yorumcuları. Oysa ne petrolümüz var, ne de petrolden anlayanımız. Varsa yoksa petrolün fiyatı. Geçen yorumculara petrol kontratı nasıl alınır diye soruldu ahali tarafından. Haliyle o kadar çok yorum yapılınca yatırım yapmak istemiş bizimkisi. "Şimdi şöyle" diye söze başlayan anlı şanlı ekonomistlerimizin nasıl saçmaladıklarını örnekleriyle versek hiçbirini bir daha ciddiye almazsınız. Neyse kurulu düzeni bozmayalım şimdi. Hafif orta zeka sıkletinde biriyseniz hemen aklınıza şu geliyor ve basıyorsunuz itirazı: "İyi de arabalar suyla mı çalışıyor, herhalde petrolün fiyatı önemli." Tamam da canım kardeşim, madem önemli, nasıl oluyor da bu varilin fiyatı tarihi dip noktalarındayken, biz de benzinin fiyatı hep tarihi tepe noktalarında? Kısacası sen bırak varil fiyatını da akaryakıt fiyatına bak.
2- Altının onsu
Altın fiyatları neredeyse 75 milyonun merakı. Bunu öğrenmek için de altının onsu grafiklerini takip edip duruyoruz. Onsun neye karşılık geldiğini kaç kişi biliyordur acaba. Altının onsunu bilezik fiyatıyla eşleştiren bir halk yarattık. Öyle olunca koştur finans kurumlarına altın hesabı açmaya. Oysa vatandaş daha açılan altın hesaplarının bir nevi kağıt altın (paper gold) olduğunu ve beş kilodan azının altına dönüştürülemeyeceğini bile bilmiyor. Neyse sabah olmadan uyandırmış olmayalım; gece geç yatmış, kıyamam!
3- Fed'in faizi
Son beş yılımız Fed'in akşam arttırıyor, sabaha arttırıyor, üç vakte kalmaz arttırıyor haberlerini dinlemekle geçti. Daha ne kadar dinleyeceğiz bilmiyoruz. Ya kardeşim, senin odaklanman gereken temel ekonomik gösterge bu mudur yani? Sanayin bitmiş, tarımın çökmüş, teknolojin ilkokul iki seviyesinde. Sen kalkmışın hala Fed ne zaman faiz arttıracak diye merak ediyorsun. Ne kadar da güzel, ne kadar da tatlı!
4- CDS'nin primi
CDS primimiz azaldı, ekonomimizin riski düştü diye sevinen milyonlar yarattık son beş yılda. Bu CDS'yi ne gören vardır ne de ne olduğunu bilen. Finansın laboratuvarlarında yaratılan bir parazit ile ekonomimizin gücünü ölçer olduk.

5- Çin'in büyümesi
Kendi büyümemizden daha önemli vesselam. Beklentilerin üzerinde büyüsün diye dua eden bacılarımız var artık; yoksa biz de küçülürmüşüz. Valla, hastayım ekonomi bilgine. Zavallı mısın oğlum, sana ne Çin'den. Bak ne diycem sana, geçen bizim berber söyledi, Çin'de herkes 10 yuan verse ülkenin dış borcu bitiyormuş. Bizim berber bence haklı. Çünkü bizde herkes 10 lira verse dış borcun ancak binde biri ödeniyor.
6- ABD'nin tarım dışı istihdamı
Herhalde ekonominin en etkili sunulan haberi budur desek yalan olmaz. Sunuluş tarzı kutsal kitapları aratmaz: "Biz onlara ABD tarım dışı istihdam verisi ile apaçık nasihatler verdik, onlar ise görmezler, duymazlar." Sokaktaki adamın bile beklentisi var artık: "250k'yi geçmez, kesin!" Ülkede çalışmayan 50 milyona yakın insan var, hala derdimiz ABD'nin tarım dışısı.



Ekonomi uzmanları



Ekonomi kanallarımızdaki genç uzmanları mutlaka izlemişsinizdir. Çalıştıkları şirketlerindeki yoğun tempolarının yanında bir de bizlere yardımcı olmak için televizyonlara çıkıp piyasaları anlatıyorlar. Pahalı kıyafetleri, güzel gülümsemeleri, güçlü mizah anlayışları ve yukarıdan bakan mütevazilikleri ile hayatımızı giren uzmanlar; sahne adlarıyla piyasa uzmanları.

Finans sektörü içinde olmayanlar, "uzman" ünvanının işi iyi bilmekten geldiğini düşünebilirler. Ama bu hatalıdır. Finans sektörü işe yeni başlamış üniversite okumuş çaylağa uzman der. Sektör şunun farkındadır; para vermiyorsan, ünvan ver; ki parlak gençler başka şirketlere kaçmasın. İşte uzman hikayesi buradan başlar. Peki uzmanlardaki bu televizyon merakı nereden geliyor?

Kitle iletişiminin yarattığı popüler olma hayali bunda en önemli etken. Herkes kendisini bir çeşit şöhretin beklediğini düşünüyor. Sıradan olmalarına, şöhret olmak için özel bir yeteneğe sahip olmamalarına rağmen ünlü olacakları fikrinin normalliğini benimsiyorlar. Her gün gittikçe artan sayıda finans uzmanı ünlü olma hayali kurarken, bunu yerleşik pratikleri taklit ederek yapıyor olmaları gülünçtür. Genellikle sansasyonel çıkarımlar ve gelecek öngörüleri ya da masanın karşı tarafında oturanı bilgiyle döverek amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlar. Birbirinin benzeri yorumlar, değerlendirmeler ve davranışlar. Tıpkı dünyadaki binlerce Elvis taklitçisi gibi.

Uzmanlar, çalıştıkları şirketlerin kendi enerjilerinin gerisinde kaldığını düşünüyorlar. Ya da yeteneklerini çalıştıkları şirketin bürokratik yapısı içinde gösteremeyeceğine inanıyor. O nedenle televizyonlara çıkıyor, tweet atıyor, sosyal medyada parlaklığını ortaya koyuyor. Tuhaf olan ise her uzmanın aynı pratik yolu deniyor olması. Elvis taklitçileri gibiler; şirketlerinin, bireyselliklerini besleyemediklerini düşünüyorlar. Televizyona çıktıklarında tıpkı bir Elvis taklitçisi gibi iyi, yardımsever ve ilham verici bir kimliğe büründüklerini düşünüyorlar. Belki Elvis gibi kostüm ve makyaj değiştirmiyorlar ama aynı tarz vurgulama, ifade, davranış ve çıkarım şeklini uyguluyorlar. Ekonomiyi anlamak isteyen sıradan insanlar için hiçbiri birbirinden farklı bir özelliğe sahipmiş gibi görünmüyor; zaten insanlar da onları sadece gülümseme şekillerinden ayırt edebiliyor; yoksa yorumlarından değil.

Uzman, tıpkı Elvis kostümü giyen kişi gibi televizyon yorumcusu kimliğini giydiğinde o kimliği seven insanlarla ilişki kuracağını düşünüyor. Böylece kendi özgünlüğünün dışa yansıyan görünümünü yakalamaya çalışıyor. Kendi bireyselliğini açığa çıkarma ihtiyacı arttıkça da bir şirket çalışanı olmanın yeterli olmadığını düşünmeye başlıyor. Olduğundan daha fazlası olmak için tüm eforunu sarf ediyor. Biz zamanlar küçük ofisindeki birkaç kişi tarafından beğenilmek için çabalarken şimdi tüm bir halk tarafından beğenilmek için mücadele veriyor.

Bugün artık belli bir gösteri sunarak ilgi toplama düşüncesi sanatçılardan finans uzmanlarına geçmiş durumda. Finans uzmanları adeta bir "mit" olmak için tüm eforlarını ortaya döküyor. Neredeyse hepsi kendisine yüksek bir kimlik yaratma tasasında. Piercingli, mini etekli, uzun saçlı ya da dövmeli uzman, bir zamanların memur, şef, işçi gibi ünvanlarını ya yok sayıyor ya da alay ediyor. Çünkü eski moda işleri sevmiyor; bızdık bir pop yıldızı gibi davranmayı istiyor.



Ekonomist tipleri



Bilgi çağlayanları karşısında birçok dünya halkı gibi maalesef biz de yenik düştük. Bilgiyi yönetmede pek başarılı sayılmayız. İki bilgi çağlayanı altında en büyük yenilgiyi almış görünüyoruz. Biri kişisel gelişim diğeri ekonomi yorumculuğu. Kişisel gelişim sektörü milyarlarca liralık bir pazar yaratmış durumda. Ekonomi yorumculuğu ise artık herkesin ortak özelliği. Mevlana'ya özgülenmiş bir aforizmayı "Anlayana" ön açıklamasıyla yayınlayarak kişisel gelişiminin ne kadar üst seviyede olduğunu gösteren milyonlar var etrafımızda. Tıpkı grafiğe bakıp doların yükseleceğini söyleyen milyonlar olduğu gibi. Her ikisinin ortak özellikleri olan demogoji, retorik ve boş laf bu yenilgide etkili olmuş olabilir; ya da mistisizm arayışı, kontrol ilüzyonu veya değişim arzusu gibi daha karmaşık etmenler. Her ne olursa olsun, son tahlilde hem kişisel gelişim hem de ekonomiyi anlama ve yorumlama konusunda maalesef başarısız olduk.

Gün içinde sosyal medyadaki yorumların büyük bölümü ekonomi üzerine. Herkes bir şeyler paylaşıp bir şeyler yorumluyor. Televizyonlarda gördüğümüz de pek farklı değil. Eğer bu tür yorumları takip eden biriyseniz, farklı tarzların oluştuğunu görmüşsünüzdür. Göremeyenler içinse biz bir kere daha özetleyelim fakat bu kez kişisel gelişim penceresinden sınıflandırarak.

Ekonomi yorumcusu tipleri:

1- Piyasa şamanları
Her ayrıntıyı takip ederek bizlerle paylaşırlar. Meksika'nın kredi notundan İtalya'nın işsizlik oranına kadar her şeyi yorumlarlar. Bu gereksiz ayrıntılarla doğru kararlar verileceğine inanırlar. "Büyüme rakamları endişe verici, faiz oranları düşündürtücü, New York borsasında kırılganlık yüksek, sıkılaşma var, esneme devam ediyor" gibi bir ton detaycı yaklaşım. Kendilerini şamanlar gibi şifacı sanırlar ve abartılı detaycılıkları nedeniyle kendilerine saygı duyulmasını beklerler. Her ayrıntıyı takip ederek geleceği gördüklerini sanırlar ama aslında gördükleri piyasanın onlara gösterdiği sıradanlıklardır. Yani herkesin bildikleri. Şu kızılderili fıkrası piyasa şamanlarını oldukça güzel anlatır: Kızılderililer, kabilenin şamanına başvurarak kışın nasıl geçeceğini sorarlar. Şaman, bu teknoloji çağında büyüyle bu işin anlaşılamayacağını kavradığından ihtiyatlı davranarak sert geçeceğini ve yeteri kadar odun toplamalarını ister. Kızılderililer odun toplamaya gidince şaman da şehirdeki meteoroloji istasyonunu arar ve kışın nasıl geçeceğini sorar. Yetkili soğuk geçeceğini söyler. Bunun üzerine şaman kabilesini toplar ve kış soğuk geçeceğinden daha çok odun toplamalarını ister. Bir süre sonra tekrar meteoroloji istasyonunu arar. Yetkili yeniden çok soğuk geçeceğini söyler. Şaman tekrar kabileyi toplar ve kışın sert geçeceğini ve buldukları tüm çalıçırpıyı toplamalarını ister. Birkaç gün sonra tekrar istasyonu arar ve kışın sert geçeceğinden gerçekten emin misiniz diye sorar. Yetkili evet soğuk geçecek der. Şaman nasıl bu kadar eminsiniz diye yeniden sorar. Yetkili yanıtlar: Kızılderililer deliler gibi odun topluyor."

2- Kundalini teknikçiler
İnsan vücudunda gizli bir yaratıcı enerjinin olduğunu sanan Kundalini gelişimcileri gibi bu tür yorumcular da gizli enerjinin grafiklerde olduğunu sanırlar. Sonra da bu enerjiyi açığa çıkararak yatırımcılara hayat verdiklerini düşünürler. Bir nevi grafikten enerji çıkarırlar. Önlerine bir grafik koyarlar, üzerine çizgiler ve işaretler eklerler ve sonra başlarlar yorumlamaya. Altının teknik seviyesine yaklaştığını, omuz baş omuz ile fiyat hedeflerini belirlediklerini, aşağı trendin satış baskısını arttırdığını ya da Bollinger'in üst bandı zorladığını Kundalini teknikçilerinden öğrenebilirsiniz. Hem anlatan hem dinleyen kişisel olarak geliştiğini düşünür ve öngörülerinin isabetliliği ile övünür. Ama bu öngörüleri kullanarak şu kadar para kazandım diyenini asla göremezsiniz.

3- Birlik bilinci sakinleri
Kişisel sınırların ortadan kalktığını, diğer insanlarla ve doğayla birleştiğini duyumsayan birlik bilinci sakinleri finans dünyasında da kendilerine yer bulmuştur. Sakin, ağırbaşlı ve yukarıdan bakan bu tayfa teknik analizcileri de küçümserler. Genelde onların yaptığı The Economist, FT, Daily News gibi "ağır abi" kanalların haberlerini paylaşmaktır. Öngörü yapmayı sululuk olarak gören bu yorumcular "Bak Mahfi Hoca bunu dedi, al işte Erdinç Hoca bak nasıl buyurdu, gördün mü bak Emre Hoca nasıl eyledi" gibi paylaşımlarıyla da ahaliye "ayar" verirler. Gün boyu retweet ettikleri uzun makaleleri kendileri okusa 72 saatte bitiremezler ama diğer yorumcuları eleştirmeyi çok iyi bilirler.

4- Reenkarnasyoncular
Farklı zaman dilimlerinde farklı yerlerde geçen olayları deneyimleyebilen reenkarnasyoncular gibi davranan bir ekonomi yorumcusu kuşağı gelişmiştir. "Şu tarihte dolar şuydu, bak şimdi de aynısı oldu" ekseninde dolanır dururlar. "İşsizlik oranı 1929 Ekonomik Buhranında da aynıydı, Keynes bunu o zamandan söylemişti ya da Lale krizini anlasaydık Enron krizi olmazdı" gibi derin bir geçmiş yaşam deneyimi sunarlar. Sanırsın adam 500 yıldır ekonomist. Benzetecek bir şey bulamasalar iki eski fotoğraf koyup "Bilmem hatırlayabildin mi?" diye sorarlar. Sanki fotoğrafı kendisi çekti! Bu tür yorumculara biraz fazla takılınca insan kendini rahatlıkla psikiyatrist koltuğunda hissedebilir.

5- Varlık görücüler
Görünmeyen varlıkları gördüğünü sanan kişisel gelişimciler gibi "derin" bir ekonomik yorumcu sınıfı oluşmuştur. Sürekli gizli bir varlıktan haber alır gibi yorum ve öngörü yaparlar. "Fed Başkanı Yellen şunu dedi, dolar yükselecek, ECB Başkanı Dragi tersinden kalktı, euro düşecek" tarzı bir yorum anlayışları vardır. Bernanke şöyle derse biz böyle oluruz, Uruguay faizleri yükseltirse ayvayı yeriz veya Fitch ratingimizi düşürürse naneyi yeriz" gibi yorumlarla günü akşam ederler. Sanırsın Fed Başkanı açıklama değil vahiy gönderiyor.

6- UFOcular
Uzaylı görmüş Türk'ün halleri ekonomi alanında da kendini gösterir. Dünyanın değişik yerlerinden alakalı alakasız rapor, grafik ya da açıklamaları bulur getirirler. Mali'nin enflasyon raporundan son on yılın hedge fon gelirlerine, Çin'in Kuala yavrusu üretiminden Bolivya'nın kahve fidanı sulama miktarına kadar ne kadar gereksiz bilgi var, uzaylı görmüş gibi anlatırlar. Altına da not düşerler, "Mutlaka herkes okumalı!" İyi de canım kardeşim, bu raporu okuyunca ne olacak, hangi sorumuza yanıt bulacağız, Kuala mı yetiştireceğiz, ne oluyor? Sorularınıza yanıt alamasanız da ufo gördüğünü söyleyenler ekonomi yorumculuğunda hiç eksik olmaz.

Anlamadan anlatmak dünyanın en zor işi. Ekonomiyi yanlış anlama ve yorumlama konusunda gerçekten çok başarılıyız. Herhalde bu işi dünyada bizden daha iyi yapan yoktur.



Ekonomi bilimi insanı sarhoş edebilir



Piyasaların ve ekonominin karmaşık yönlerini halka anlatabilecek ekonomistlere ülkemizde ender rastlanıyor. Dilbilimsel kurallar ve dilsel performans ekonomi yorumculuğunun vazgeçilmezi olduğu için kurgusal bir yorumlama anlayışı hakim durumda. Bu karmaşık dili anlamakta güçlük çeken vatandaş ise bilgiye değil, bu bilgi karşısında diğerlerinin vereceğine inandığı tepkiye tepki vermeyi finansal karar olarak değerlendiriyor.

Bu karmaşık ortamı yaratan hiç şüphesiz başta ekonomi basını, ardından şöhretli ekonomistler ve ekranlardan eksik olmayan "sevimli" piyasa yorumcuları. Hepsinin konusunda uzman olduğunu ve ekonomiden iyi anladığını düşünebilirsiniz. Sonuçta ortada piyasa oyununu geçerli bir yorum modeline dönüştürmüş bireyüstü bir uzlaşı var. Bu başarıyı hak edenlerin kutsanması gerekmez mi?

Bugün dünyada ekonomistler kadar kolay ve bol para kazanan bir meslek varsa o da şarap tadıcılığı yapan degüstatörlerdir. Mesleğin özü koklama, tatma ve görme duyuları ile duyusal analiz yapmaya dayanır. Şarap tadıcılarının yorumları genellikle şöyledir: "Bana göre bir Syrah’ın olması gerektiği gibi, parfümlüymüşçesine son derece meyvemsi aromaları olan, orta gövdeli, tanenleri belirgin, yuvarlak ve içimi keyifli bir şarap." Bugünkü ekonomi yorumculuğunu düşündüğünüzde yapılan yorum neredeyse aynı tarzda. Mesela şu ekonomik yorumda olduğu gibi: "Eğer bu seviye herhangi bir sebeple hızlı bir şekilde aşılacak olur ise ortada kriz olmasa da kriz algısı güçlenecek ve dolar/TL’de 2.70 tahminleri havalarda uçuşabilecek." Dikkat ettiyseniz ekonomistimiz kokluyor, tadıyor, görüyor; sanırsın ekonomist değil degüstatör.

Şarap tadıcılarının da tıpkı ekonomi yorumcuları gibi kolay para kazandıklarını söylediğimiz için her iki meslek grubunda da eleştirenler olacaktır mutlaka. O mesleği yapmak için ne kadar bilgiye ihtiyaç var, biliyor musun sen gibi yukarıdan bakan soruları soranlar da çıkacaktır. Ama bir şeyi gözden kaçırıyorlar: Önemli olan ne kadar çok bilgiye sahip olduğun değil, o bilgiyi işleyerek nasıl bir sonuca ulaştığındır.

Bordeaux Üniversitesi Psikoloji Bölümü bilim insanlarından Dr.Frederic Brochet de bizim gibi düşünecek olsa gerek ki, şarap tadıcılarının mesleklerinde ne kadar bilgi sahibi insanlar olduğunu ortaya koymak için bir deney tasarlar. Brochet deneyde ülkenin en ünlü 57 şarap uzmanına bir kadeh kırmızı ve bir kadeh beyaz şarap sunup, tatlarının neye benzediğini sorar. Fakat şaraplarda bir tuhaflık vardır. Her iki şarap da aslında aynı beyaz şarap olup sadece birinin rengi boya maddesiyle kırmızıya dönüştürülmüştür. Uzmanlarımız gayet kendilerinden emin şekilde, şarabın ezilmiş kırmızı meyvesinin harika olduğunu ve nefis bir kırmızı şarap olduğunu söylemişlerdir. 57 uzmandan bir teki bile şarabın aslında beyaz şarap olduğunu söyleyememiştir.

Bu durum Dr.Brochet'in aklına şeytanca bir soru getirmiştir: Acaba bu uzmanlar şaraptan anlamıyorlar mı? Bu sorunun yanıtını öğrenmek için bir deney daha tasarlar. Bu kez uzmanlara tatmaları için iki şişe şarap verir. Şaraplardan biri son derece kaliteli bir marka, diğeri ise ucuz bir markadır. Ama şeytanlık her iki şişeye de aynı ucuz şarabın konmasındadır. Uzmanlarımız ucuz şarap şişesindeki şaraba tahmin edileceği gibi kötü puan verirler. Ama şaşırtıcı olan kaliteli görünüşlü şaraba yaptıkları yorumlardır. Uzmanlar şarabı, "hoş, yıllanmış, dengeli, karmaşık ve tatlı" gibi sözcüklerle tanımlarlar ve yüksek puan verirler. 57 uzman içinden sadece 12'si şarabın ucuz şarap olduğunu anlayabilmiştir. Yani uzmanların %80'si ucuz şarabı bile tanıyamamıştır. Tıpkı %100'ünün beyaz şarabı kırmızıdan ayırt edememesi gibi.

Dr.Brochet yaptığı deneyle, belki insanlık tarihi için önemli bir adım atmadı ama kepazelik tarihi için önemli bir dönüm noktası yarattı; şarap tadıcılarının aslında bir uzman değil, iyi birer demogog olduğunu.

Aslında bugün ekonomi yorumculuğu da bize Dr.Brochet'in ulaştığı sonuçları düşündürmektedir. Her derde deva ilaç ve boş reçeteler sunan demogogların ve retorik uzmanlarının mesleği haline gelen bir ekonomi yorumculuğumuz var. Bilginin ve anlamlandırmanın yerini zeka ve dilin aldığı evrensel uzlaşılı bir yorumlama şekli. Rastlantısallığın hakim olduğu her duruma hızlı cevaplar yetiştirebilen boşboğazların iyi yorumcu kabul edildiği bir sistem.

Unutulmaması gerekir ki, bugünkü bilgi çağında önemli olan ne kadar çok bilgiye sahip olduğun değil, o bilgiyi işleyerek nasıl bir sonuca ulaştığındır. Yoksa bilgi de şaraba benzer. Çok fazla alırsan kafayı "kıyak" yapar. Bağını (finansal kuruluşları), üzümünü (enstrümanı), taşını (Merkez Bankasını), toprağını (piyasayı) ya da fıçısının ağacını (şirketin PD/DD'sini) bilmen, şaraptan (ekonomiden) anlıyor olduğun anlamına gelmiyor.



Fed Uzmanları



Bugün artık bir ekonomistin en önemli bilgeliği ABD Merkez Bankası Fed’in kararları üzerine yorum yapabilmesidir. Sadece bu konu üzerine yorum yapabilen ekonomist türleri bile oluşmuştur. Ekonomist Charles Wheelan, "Fed Başkanının tam olarak ne yaptığını dünyada bilen kaç kişi vardır?" sorusunu sorduğunda cevap veren pek çıkmamıştı. Bugün soru hala geçerliliğini korumaktadır. Hiç kimse Fed Başkanının tam olarak ne iş yaptığını bilmezken nasıl bu kadar çok insan Fed uzmanı olabiliyor öyleyse?

Ekonomi kanalları, gazeteler ve sosyal medya ABD Merkez Bankası Fed'in politikaları üzerine yorumlar yapan insanlarla dolu. Sadece Fed'i konuşarak yorum yapan, Sadece Fed'i anlatarak makale yazan birçok ekonomistimiz var. Muhtemelen çoğu Fed konusunda uzmanlaşmış. Bunun dışında ekonomi yorumu yapmakta güçlük çekiyorlar. Kısacası ülkemiz Fed konusundan başka ekonomik yorum yapamayan Fed ekonomistleri yani tarafımızca konulan isimleriyle “Fedonomistler” ile dolmuş durumda. Belki de asıl sorun şu: Ana ekonomik aktivitenin inşaat, ana finansal aktivitenin vadeli mevduat olduğu bir ülkede ekonomistler neyi yorumlayacak? Mecburen Fed'i anlatıyorlar. Peki bunu nasıl yapıyorlar? İyi bir Fedonomist olmanın rehberini küçük ve basit adımlar halinde 5 maddede açıklayalım.

1- Zekice bir giriş yapın
Fed konusundaki yorumunuza başlamadan önce konuya en az Richard Feynman, A.Einstein ya da Dostoyevski gibi zekice bir girişle başlamalısınız. Giriş cümleniz öyle Amerikanvari olmalı ki, ikinci dili Türkçe olan Wall Street'in finansçıları bile dinleyince "Ülen adam harbiden zeki, ses etmeyin dinleyelim!" demeliler. Tam olarak neden bahsettiğiniz kolayca anlaşılmamalı. Giriş cümlenize sağlam bir atıf da ekleyebilirseniz iyi bir Fedonomist adayısınız diyebiliriz artık. Mesela şöyle bir cümle tam size göre: "Peter Lynch'in şöyle bir sözü vardır: Bir ekonomistle 14 dakika konuştuysanız aslında harcadığınız süre 12 dakikadır."

2- Anlamı kendinden menkul kavramlar kullanın!
Gevşeme, sıkılaşma, genişleme, hızlanma, yavaşlama gibi yatak hikayelerinizi itiraf ederken kullandığınız sözcüklerin yanına yeni kavramlar eklemeyi bilmelisiniz. Devir artık değişti. Fed yorumcusu olmak için libido entelektüelliğiniz yeterli olmayabilir. Yeni kavramlara ihtiyacınız var. Siz izolasyoncu Fehmi, bobinajcı Recai ya da rektifiyeci Tahir değilsiniz, ekonomi yorumu yapan bir uzmansınız. O nedenle kullandığınız sözcükler de uzmanlara yakışır olmalı. Mesela şöyle: "Transitory effect'ler artıyor, Fed kararları daha güvercin olabilir." (Transitory effect ve güvercin kavramları ABD'de entelektüel ekonomistlerin kullandığı kavramlardan bazıları.)

3- Bilimsel bir modeli üstünkörü yorumlayın
Anlaşılabilir şekilde yorum yapmanız iyi bir Fedenomist olmanız için yeterli değildir. Araya mutlaka bilimsel bir model almalı ya da az bilinen bir orana atıf yapmalısınız. Çünkü entelektüel seviyeniz düşük bulunmamalı. Siz dünyanın en iyi Fedonomistisiniz ve bu böyle biline. Mesela şöyle demelisiniz: "FRB/US modeline göre kısa dönemde enflasyona sebep olmadan gerçekleşen büyüme oranı beklentisi düşürüldü."

4- Fed Başkanını çaktırmadan "ev hanımı" ilan edin
Yorumlarınız öyle güçlü olmalı ki, görenler Janet Yellen 50 yıldır prestijli kurumlarda çalışan ekonomist değil de ütü yapan bir ev hanımı, sizse asgari ücret artı yemek artı primle çalışan üç yıl tecrübeli foreks şirketi çalışanı değil de 40 yıllık Fed başdanışmanı demeliler. Alınma şekerim, sana demedim, Yellen'e çakıyorum. Ne diyorduk, mesela şu cümle tam size göre: "Bu nedendendir ki Aralık ayında alabileceği faiz artırımı kararı Fed için en doğru tarihtir." İşte bu! Adamlar 2013 Mayısından beri çalışıyor, bizim yorumcumuz doğru tarihi şak diye yazmış. "Türk gibi bilgili!" diye boş yere dememişler. (Yorum bir ekonomi sitesindeki bir köşe yazısından alınmıştır.)

5- Yorumunuzun üstüne bir tutam mizah ekleyin
İkinci dili Türkçe olan Amerikalı hedge fon yöneticileri de sizi dinliyor olabilirler. Mizah yeteneğinizi gösterirseniz tam bir entelektüel olduğunuza kanaat getirebilirler. Espriniz alışılmadık, yukarıdan bakan, bulanık ve halkın anlayamayacağı bir tarzda olmalı. Mesela şöyle: "Fed faizi arttırmazsa yöneticileri 0-1-3 kulübü üyesi olmaya devam edecekler. Yüzde 0'la borç ver, piyasa yüzde 1 ile kredi versin, öğleden sonra 3'te soluğu golf sahasında al."

Artık fedonomist oldunuz. İşte ilk yorumunuz:
"Peter Lynch'in şöyle bir sözü vardır: Bir ekonomistle 14 dakika konuştuysanız aslında harcadığınız süre 12 dakikadır. Transitory effect'ler artıyor, Fed kararları daha güvercin olabilir. FRB/US modeline göre kısa dönemde enflasyona sebep olmadan gerçekleşen büyüme oranı beklentisi düşürüldü. Bu nedendendir ki Aralık ayında alabileceği faiz artırımı kararı Fed için en doğru tarihtir. Fed faizi arttırmazsa yöneticileri 0-1-2 kulübü üyesi olmaya devam edecekler. Yüzde 0'la borç ver, piyasa yüzde 1 ile kredi versin, öğleden sonra 2'de soluğu golf sahasında al."



Ekonomi yorumcuları işportacıya nasıl dönüştü?



Finans merkezi olma yolunda her gün biraz daha ilerliyor, yeni oyuncaklara kavuşuyoruz. Bir finans merkezinin belki de en önemli aracı televizyonların ekonomi kanallarıdır. Gün boyu piyasaların nabzının atışını en iyi bu kanallar sayesinde duyarız. Ülkemiz televizyonculuğunun son parlak halkasının gün boyu ekonomi ve finans gelişmelerini sunan bu kanallar olduğunu söyleyebiliriz. Ve tabi ki son derece sofistike ekonomi yorumcuları.

İyi tahsilli ve yüksek bir farkındalık seviyesinde olduğu kolayca anlaşılabilen genç yorumcuların gösterişli yorumları herkesin ağzını açık bırakacak türden. Ustalıkla kurulan ve zengin vurgulamalarla süslenen sözleri ile hepimizi kendilerine hayran bırakan bu yorumcuların, sanki feleğin çemberinden defalarca geçmiş gibi kendilerinden emin yapıları da bir o kadar hayranlığı hak ediyor. Çin ekonomisindeki bir göstergenin Amerika'nın ekonomi politiğine etkisi dakikalarca tartışılabiliyor. Finansal okuryazarlık seviyesi henüz vasat seviyede olan bir toplum için bu yorumun ne faydası olacak diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Ama yorumcuların nezaketine kaptırmışsınız kendinizi bir kere. İçeriklerine sahte bir bilgelik katmak için hatırlamak istemedikleri Türkçe sözcüklerin yerine İngilizce eş anlamlılarını söylerken yüzlerindeki sahte "kendilerine kızma" edası bile o kadar samimidir ki alçakgönüllülüklerine belli belirsiz bir takdir oluşur içinizde. Peki ama hala hisse senetlerini "lale soğanı" gibi gören bir topluma ekonomi kanallarıyla sunulmaya çalışılan bu piyasa ateşi neyi ifade ediyor?

Tıpkı modern bir peygamber gibi bize hayatın gerçeklerini öğretmek için gelen Dalai-Lama'yı bilmeyeniniz yoktur. Sosyal medyada her gün defalarca kez tumturaklı sözlerine rastlamamak mümkün değil. Belki birçokları onun da tıpkı Depak Chopra ya da Maharishi Yoga gibi yarı evlilik danışmanı, yarı diyetisyen ve yarı yaşam koçu sosyetik bir guruya döndüğünü fark etmiştir. Hatta belki kendisi bile her konuşmasının sonunu gülümseme ile bitiren bir bilgelik ve huzur işportacısına döndüğünü fark etmiştir. Modern dünyaya göre ayarlanmış tatlı ve içi boş sözlerini artık herkes neredeyse ezbere biliyor. Yaşadığımız dünyada hiçbir engel olmadığını ve gerçekleri anlamaya herkesin ruhen kolayca ulaşabileceğini gösteren bukalemun bir söylem geliştirdi Dalai-Lama. Ona ne kadar saygı duyuyoruz değil mi? Peki ama Dalai-Lama'nın misyonu ne?

New Philosophers (Yeni filozoflar) ekolünün birçok filozofuna göre Dalai-Lama, medyatik başarısının yanında siyasi yönden başarısız biri. Tibet davasını savunmak için Budizmi popülerleştirerek bir Hollywood starına dönüştü ve asıl meselenin içini boşalttı. Filozof Pascal Bruckner'e göre bu şarlatan peygamber, M.Gandhi ve M.L.King gibi şiddet karşıtı önderlerin etik ve tarihsel titizliğinden çok uzakta; inanç pazarında listede en üst sırada. Bugün, Çin işgalinin tüm alçaklığı karşısında ilgiye muhtaç bir çocuksu neşeyle söylevlerine devam ediyor Dalai-Lama.

Tıpkı Dalai-Lama gibi ekonomi kanallarımızın yorumcuları da finansal okuryazarlığı düşük bir topluma yol göstermek yerine biraz medyatik bir trader, biraz haşarı bir analist rolüne bürünmüş gibiler. Daima yüzlerinde olan suni gülümsemeleri ve sürekli aynı kalan konuşma vurguları ile piyasalar adına huzur saçan işportacılara dönüşmüş durumdalar. Yüzeysel ve karmaşık saptamaları ile ekonomi ve finansın içini boşalttıklarının farkında değiller. Finansal okuryazarlığı düşük seviyede olan toplumumuza içi boşaltılmış bir ekonomik bakış açısı sunuyorlar. Gün geçtikçe de bu içi boşalmış bilgi ve yorum tarzlarını arttırıyorlar. Herkesin bir trader ya da analist olduğunu sanarak günlük hayatın doğal bir parçası olan ekonomiyi yozlaştırıyorlar. Adeta piyasaların Dalai-Lama'sı olmak için çaba sarf eder gibiler.

Ekonomi yorumcularının en çok kullandıkları kavramlara yakından bakarak bu durumu daha yakından anlayabiliriz. Örnek oluşturması açısından belirlediğimiz 9 kavrama daha yakından bakalım.

1- Piyasa aktörleri
Anlatılmak İstenen: Piyasa dinamikleri içinde etkin olması ihtimal dahilinde olan düzenleyici kuruluşlardan büyük yatırımcılara kadar herkes.
Anlaşılan: Aslında piyasalar sadece aktörlerin yer aldığı, aktrislerin olmadığı "maço" yerler değildir. Erkek ekonomi yorumcularının yorum yaparken kullandıkları üç ses aşağıdan tiz sesleri piyasaların efemine yerler olduğunu bile düşündürtebilir. Hatta yorumcuların kıvırmadaki ustalığına bakarak piyasanın aktör değil dansöz dolu olduğunu bile düşünebilirsiniz. Ama her halükarda "alemin kralı"nın onlar olduğunu herkes kolayca sezer.

2- Beklentiler paralelinde
Anlatılmak İstenen: Ekonomik öngörü sahiplerinin daha önceden öngörebildiği bir durumun gerçekleşmesi.
Anlaşılan: Mesela "Milli gelir beklentiler paralelinde gerçekleşti" diyen bir yorumcu aslında şunu demek ister: "Üzerinde konuşup çenemi yormaya değmez. Zaten böyle olacağını ben biliyordum." Senin de aklından şu geçer: "Ya, koca ülke üç ay boyunca gece gündüz çalışıp çabaladık, bir milli gelir ortaya çıkardık ama zaten arkadaşlar bunu önceden biliyormuş..." Acaba çalışmasa mıydık diye aklından geçirme çünkü onlar bunu da bilirler. Çünkü ekonomi yorumcuları bir ülkenin ne kadar üreteceğini zaten hep bilirler. Onlar bilemese bile "canikosu" mutlaka bilir.

3- Piyasanın ne tepki vereceği önemli
Anlatılmak İstenen: Bir gelişme sonrası piyasanın nasıl etkileneceği sonraki gelişmeler için de belirleyici olacak.
Anlaşılan: Piyasa tepki verebildiğine göre canlı olsa gerek. Yorumcunun normal ifadesine bakarsan samimi bir arkadaşı bile olabilir. Hatta asker arkadaşı bile olabilir. Ama kesin olan şey tepki verebildiğidir. Kızabilir, gülebilir, memnun olabilir, hatta küfür bile edebilir. O nedenle dikkatli olmanız gerekir.

4- Borsanın nabzı
Anlatılmak İstenen: Borsa endeksinin değişimi.
Anlaşılan: Borsa da sizin gibi etten kemiktendir. O nedenle de kan akışı vardır ve bu akışın sürekli ölçülmesi gerekir. Öğrenmeniz çok işinize yarar. Ayrıca şunu da unutmayın. Ekonominin nabzı, para piyasalarının nabzı, doların nabzı hatta altının bile nabzı vardır. Kendi nabzınızı boş verin, bunlara bakın.

5- Tepki alımı
Anlatılmak İstenen: Borsanın yeteri kadar düştüğünü düşünenlerin hisse senedi alması.
Anlaşılan: Bizim "gül gibi" borsamız vardı, hep yükseliyordu. Ama siz kendini bilmezler bizim borsamızı düşürdünüz. Biz bunu hiç hak etmiyorduk. Bir araya geldik ve dedik ki, borsamızı düşürenlere bir tepki verelim ve hisse senedi alalım. İşte, bak aldık. Herhalde bir daha gücümüzü test etmeye kalkmazsınız.

6- Beklenti satın alındı
Anlatılmak İstenen: Gerçekleşen olayın piyasaya etkisinin daha önceden öngörülerek fiyatlara yansıtıldığı.
Anlaşılan: Beklentiyi yaratan bilgiyi öğrendiğinizde yatırım yapmanız bir işe yaramaz. Çünkü bazı "anasının gözü" yatırımcılar bunu çok önceden öğrenip yatırım yapmışlar ve fiyatları yukarı çekmişlerdir zaten. Sen resmen uyumuşsun; bak adamlar ne kadar zeki. Sana tavsiyem daha öngörülü olman. Mesela Einstein ne diyor; "3. Dünya savaşını bilmem ama 4. Dünya savaşı taşlarla yapılacak." E ne duruyorsun, beklentiyi satın alıp hemen taş üreten bir şirketin hisse senetlerini alsana.

7- Endeks 83.000 seviyelerine tutunmaya çalışıyor
Anlatılmak İstenen: Borsanın düşme ihtimalinin yükselme ihtimalinden daha fazla olduğu.
Anlaşılan: Ne güzel yükseliyordu borsamız, ama ortaya çıkan gelişmeler borsamızı düşüşe geçirdi. Şimdi batmamak için tutunacak bir dal arıyor. Bunu yapanların ocaklarına ateş düşsün inşallah.

8- Alıcılı açılış
Anlatılmak İstenen: Borsanın işleme başladığı dakikalarda endeksin yükselmesi.
Anlaşılan: Demek ki bize öğretilen hatalıymış. Bir alıcıya karşılık bir satıcı olması gerektiği doğru değilmiş. Sadece alıcı olunca da borsa çalışabiliyormuş. Hisse senetlerini birinden almadığına göre gökten düşenleri topluyor demek ki.

9- Eş zamanlı veri akışı
Anlatılmak İstenen: Verinin açıklanır açıklanmaz sizi sunulacağı.
Anlaşılan: Zaten canlı yayındaysak bunu bir daha söylemenize neden gerek var ki? Canlı yayındayken banttan yayın yapılabiliyor mu? Neyse, bu paradoksal durumu açıklamaya kalkışırsak işin içinden çıkamayız.



Beklenti denilen zamazingo



Tüm piyasa sistemini "beklenti" denilen bir zamazingonun üzerine inşa etmeyi çok güzel başardık. Artık gerçekler beklentilerin üzerine monte ediliyor. Her gün onlarca yeni beklentiyle uyanıyoruz. Enflasyon beklentisi, işsizlik beklentisi, borsa beklentisi... Hikaye hemen hemen şöyle cereyan ediyor. "Enflasyon ne çıktı; %10 mu; oh oh mühim değil; beklenti %12'ydi; beklentiden düşük geldi; hiç sorun yok; saldır borsaya!" Ya da şöyle: "İşsizlik oranı ne oldu; %12 mi; aman ne ala; beklentilerin altında; hemen borsaya!" İyi de canım kardeşim, fiyatlar %10 daha artmış, garibanın maaşı artmadı ki, nereden bulup yiyecekler? Ya da halkın %10'u işsiz kalmış, neyine seviniyorsun, kuş beyinli! 10 kişi yerine 9 kişi öldü diye sevinmek mi gerekiyor? Piyasa yorumcuları neredeyse herkesi somut gerçekliğin dışına iterek gerçeküstü bir dünyada yaşamaya zorluyor. Bir akıllı da çıkıp, "Ülen, dalga mı geçiyorsunuz?" demiyor. Gerçekten tuhaf.

Beklentilerin gerçeklerden önemli sayıldığı bu piyasa dünyasında asıl hatayı nerede yapıyoruz dersiniz? Bu sorunun yanıtını düşünen olduğunu sanmıyoruz ama biz yine de merak edenler için açıklamaya çalışalım.
1- Beklentilere göre hareket yanılsaması
Ekonomi ve piyasaların beklentilere göre hareket etmesi gerektiği gibi bir yanılsamaya sahibiz. Beklentiler paralelinde gelen gerçekleşmeler sonrasında ekonominin iyi gittiğini düşünmek gibi bir saflığımız var. Psikologların Plasebo Etkisi dedikleri durumdur bu. Hiçbir kimyasal etkisi olmayan ilaçların insanları iyileştirmesi durumu gibi. Muhtemelen ekonomi de Zeki Müren gibi bir şey; bizi görüyor!
2- Beklenti altında kaldı diye altına teneke muamelesi yapmak
Beklentiler dahilinde gelmediyse değer, altına teneke muamelesi yapılır en akıllı insanların olduğu piyasalar denilen şu garip dünyada. 31 Aralık 2006 tarihi verilerine göre Google'ın cirosu %97, karı %82 artmıştı. Ama veriler açıklandığında borsadaki değeri %31, piyasa değeri 20 milyar dolar düşmüştü. İnsanlar Google hisse senetlerinden vahşi bir hayvandan kaçar gibi kaçmışlardı. Ne mi olmuştu? Wall Street analistleri daha iyi bir sonuç bekliyorlardı. Demek o yıllarda bu motorların meal ve hadis de aradığını yatırımcılar bilmiyormuş!
3- Suçluyu değil kendini cezalandıran yatırımcı kitlesi
Piyasalardaki en aptal adam bile ekonomik verileri tahmin etmenin imkansız olduğunu bilir. Fakat gerçeklerin altında ya da üstünde gelen bir beklentinin ardından herkes akıl dışı davranmaya başlar. Beklentiyi yapan kişi, "Kötü tahminde bulundum, hata bende!" demesi gerekirken hiç böyle bir tavra girmez. Yatırımcı ise, "Bu aptal piyasaları tahmin edebilse zaten zengin olurdu, analist olmazdı!" demesi gerekirken, adeta önce kendini sonra tüm yatırımcıları cezalandırır gibi davranır. Hisse senetlerini gelecekte daha yüksek fiyata satmak varken ucuz fiyattan satıverir.
4- Kontrol edilemeyecek şeyi tahmin etme aptallığı
Hisse senedi fiyatlarını birileri tahmin ediyordu da bizim analistler mi yapamadılar? Bu kadar basit bir soruyu bile yatırımcılar kendilerine sormadan hemen atağa geçerler. 2006'da Juniper Networks hisse başına analistlerin beklentilerinin cent'in onda birinin altında bir kar açıkladığında, hisse fiyatı %21 düşmüştü. Böyle bir kitleye ne deseniz fayda etmez herhalde. Son derece akıl dışı.
5- Düşünmek hissetmekten daha zahmetlidir
Akılcı şekilde tartıp biçmek, sezgilere göre hareket etmekten çok daha fazla bilinç gerektirir. Başka şekilde söylersek, sezgileriyle hareket edenler daha az ince eleyip sık düşünür. Daha da açık söylersek, beklentide bulunanlar düşünerek değil uydurarak beklerler. Bunu öngörülemez bir durumun düşünerek öngörülemeyeceği gerçeğinden de çıkarabiliriz. Analist kardeşim, sen kendini yorma, salla gitsin!

Kısaca özetlersek, beklentiler piyasaların lezzet ikizidir; ketçap yoksa pizza lezzetsizdir, beklenti yoksa getiri azdır. Ama hepsinden önemlisi, kamyon arkasında yazan şu söz piyasa yatırımcıları için de aynen geçerlidir: Adriana Lima'nın aldatıldığı bu dünyada seni harcarlar Hatçee!



Ekonomi ve finans yazarlığı



Çağın mesleklerinden biri de herhalde ekonomi ve finans yazarlığı. Bugünlerde herkes ekonomi ve finans yazarlığına soyunmuş durumda. Sosyal medyada, bloglarda ve yazılı medyada her gün birçok yazı ve yorum okuyoruz. Yazıları belli bir takiple okuduğunuzda yazarların yorum ve fikirlerindeki zigzagları rahatlıkla görebiliyorsunuz. Bir gün önce söylediğinin ertesi gün tersini söyleyen, yıllardır kriz gelecek deyip bir türlü istediği krizi getiremeyen, dolar, euro şu olacak deyip bir türlü pariteyi yakalayamayan, Fed faizi arttıracak deyip bir türlü Fed'i ikna edemeyen, Merkez yükseltecek deyip bir türlü Merkez'i "tava getiremeyen" onlarca yazar her gün yorumları ile bizleri aydınlatıyor. Her hatalı yorumdan sonra adeta "öyle dedim ama sor niye dedim" misali eski bir Türk filmi repliğine bürünen sayısız yazarımız var. Yazıları sürekli okuyan insanlar bu kadar yüksek tutarsızlığa gülüyorlardır herhalde. Fakat yazarların sayısı da sürekli artıyor. Ne dersiniz, sizce bu işte bir tuhaflık yok mu?

Var, hem de çok büyük bir tuhaflık var. Tuhaflığın ne olduğunu merak mı ediyorsunuz? Aşağıdaki adımları takip ederek ekonomi yazarlığımızın arkasındaki büyük tuhaflığı daha yakından öğrenebilirsiniz. Hatta belki siz de bir ekonomi ve finans yazarı olabilirsiniz.

Ekonomi ve finans yazarı olmak için sahip olmanız gereken 6 kişilik bozukluğu:

1- Bilinçli ikiyüzlü olun!
Ekonomiden hiç anlamayan insanlara tüm enerjinizi kullanarak yorum yapıyorsunuz, ne yazık ki makus talih sizi sevmiyor ve yorumunuz bir anda yanlış oluveriyor. Hatayı kabul etmek zavallılığını göstermeyeceksiniz herhalde. Yapmanız gereken davranışlarınızla ahlaki yargılarınız arasındaki çelişkiyi yok etmek. Yani bilinçli ikiyüzlülük. Hani birçok erkek Bill Clinton'u oval ofis fantezisi nedeniyle kınamıştı ya; çoğu aynı fantezi peşinde koşarken. İşte, yapmanız gereken tam olarak budur. Merkez Bankası faizi indirecek dediniz ve indirmedi mi; ertesi gün şöyle yazın: "Yükseltirken beşer beşer yükseltiyorsun; şimdi yarım puan bile indirmiyorsun!"
2- Hatayı kabul et, sorumluluğu reddet!
Yaptığınız yorumda çok ısrarcıydınız ama maalesef tersi mi oldu; mesela şöyle mi dediniz: "Dolar alan yaya kalır!" Sonrasında da dolar çok mu yükseldi. Birçok insan dediğinizi yaptı, elindeki doları sattı ve para mı kaybettiler. Sizi dinleyen yatırımcıların para kaybetmesi önemli değildir. Yapmanız gereken hatayı kabul edip sorumluluğu reddetmektir. Bunun için edilgen cümleleri kullanmakta usta olmanız gerekir. Yani ertesi gün şöyle yazmalısınız: "Tamam, yorumda hatalar yapılmıştır ama benim tarafımdan değil. Fed'in politikaları son derece saçma!"
3- Önyargıyı doğrulama eğiliminizi geliştirin!
Bilgi, mantıklı bir şekilde işlenerek yorum yapılırmış gibi demode yaklaşımları ciddiye almayın. Doğrusu, bilgi inancınızla bağdaşıyorsa doğrudur, işte hepsi bu. Bilim insanları buna önyargıyı doğrulama eğilimi diyor. İnsanlar, inançlarının hatalı olduğunu gösteren kanıtlara bakmaya zorlandığında o kanıtı eleştirmenin, çarpıtmanın ya da dikkate almamanın yollarını ararlar. Yani şu: Yaptığınız yorum hatalı çıktıysa, "Ben düzenbazın tekiyim" demeniz gerekir. Emin olun sizi okuyan ahali de aynen şunu diyecektir: "İşte size dürüst bir ekonomist; bunu itiraf edebilmek büyüklük gerektirir."
4- Görünmez ayrıcalık ilkesi!
Ekonomi yazarı olmak için sahip olmanız gereken belki de en önemli ve gizemli yetenek budur: Görünmez ayrıcalık! İlk kez duyduğunuza eminim. Anlamı şudur: Ekonomiden anlayan insanlar finansal okuryazarlıkları kısıtlı insanlara yorum yaptıkları zaman, kendilerini ayrıcalıklı olarak görmezler. Ayrıcalıkları onlar için görünmezdir. Bu da şu anlama gelir: Hata yaptıklarında ikinci kez düşünmeyi gerekli görmezler. Çünkü sahip oldukları bilgiyi yeterli olarak görürler. Hani ekonomi sınıfında uçanları züppe olarak görürken birden zengin olursun ve kendini o koltuklarda bulursun da şöyle dersin ya: "Bu zavallılarla aynı koltukta uçacak değilim ya!"
5- Bilişsel uyumsuzluk!
Efsanevi sosyolog Leon Festinger'in aşılmaz teorisi Bilişsel Uyumsuzluk ekonomi yazarlığı yolunda senin en yakın dostundur. Hani Festinger kıyametin 21 Aralık'ta kopacağına inanan ve bu yolda tüm servetini harcayan tarikat üyelerini incelediğinde, kıyamet kopmayınca üyelerin şöyle dediğine hayretle şahit olmuştu ya: "Çok dua ettik ve kıyamet kopmadı." Yani Festinger şunu söyler: Birbiriyle uyumsuz iki biliş zihinsel huzursuzluğa sebep olur ve insanlar bunu azaltmanın bir yolunu buluncaya kadar huzur bulamazlar. Mesela dolar artacak dediniz ama düştü mü; ertesi gün şunu yazın: "Piyasa tepkisi çok sert oldu ve dolar düştü!" İşte hepsi bu, artık huzurlusunuz.
6-Erdemli döngüyü kurun!
Bu kavram bilimin en yeni kavramlarından biridir. Bu çağda iyi bir ekonomi yazarı erdemli döngüyü kurma yeteneğine sahip olmalıdır. Yani şudur: Okuyucuya alçakgönüllü bir saygı sunarak kendinizi kabul ettirmek yerine okuyucunuzun size bir iyilik yapmasını sağlayın. Mesela yazınıza saçma sapan, hilkat garibesi misali yorumlar yapan “andavallara” siz de şöyle cevaplar verin: "Çok doğru!.. Çok haklısınız!.. Ben bunu düşünememiştim!.." Artık erdemli döngüyü sonsuza dek kurdunuz demektir; bir ton aptal okuyucuya sahipsiniz.

Tek bir doğrusu olmayan hiçbir konu uzmana bırakılamaz. Bu da şu anlama gelir: Cinsel sorunları olduğunu söyleyen kadınlar üzerinde yapılan bir araştırmada, Viagra aldıklarını söyleyen kadınların %41'i libidolarının güçlendiğini söylemişti. Oysa Viagra yerine şeker hapı verilen ama Viagra verildiği söylenen ikinci gruptakilerin ise %43'ü libidolarının güçlendiğini ifade etmişti.

Ne mi demek istiyoruz; ekonomi yazarı da Viagra aldığını sanan kadın gibi düşünür. O nedenle en fazla heyecan yaratan organ her zaman beyindir!



Ekonomi yorumcusu tipleri



Yakın zamanlarda yayınlanan bir rapor herkesi şaşırtmıştı. Merrill Lynch adındaki yatırım bankasında görevli ekonomistler %20-50 ihtimalle Matrix'te yaşadığımız sonucunu ulaşmışlar. Bir süredir karmaşık matematiksel denklemlerle kafayı bozan ekonomi biliminin kafayı üşütme noktasına gelmesi aslında pek de şaşılacak bir şey değil. Peki ama dünyanın en önemli yatırım bankasını böyle bir rapor yayınlama noktasına getiren kafa yapısına nasıl geldik dersiniz?

Piyasaların gelişmesiyle ekonomi bilimi de farklı bir algılamaya sahip oldu. Son otuz kırk yıl içinde Nobel Ekonomi Ödülü verilen hemen hemen tüm projelerin piyasa tarafından başarısız kılınmasında da gördüğümüz bu algılama ekonomiyi son derece sanal bir hale getirdi. Son yıllarda ülkemiz de bu gelişmelerden fazlasıyla nasibini aldı ve biz de gelişmiş finansal piyasalar gibi ekonomiden anladığımız şeyi bu algılama seviyesine indirdik.

Bu algılama şekli 4 ayaktan oluşuyor ve ekonomistler tarafından pazarlanıyor. Ekonomist ve analistlerin, ekonomi ve piyasalardan anladıkları bu olunca, ahali de bir süre sonra gerçeklerden uzaklaşıp Matrix bir dünyada yaşadığı yanılsamasına kapılıyor. Ekonomiyi, gerçeklikten çıkarıp sanallığa sokan ve ekonomi yorumcuları tarafından pazarlanan bu dört düşünce şeklini gelin yakından tanıyalım.

Ekonomiyi gerçeklikten Matrix'e çeviren 4 ekonomi yorumcusu türü:
1- Bilineni bilen bilmişler
Ekonominin yıllardır anlatageldiği ya da aktörlerinin algılama şekilleri ekseninde yarattığı hikayeler üzerine kurulan ekonomiyi anlama modelidir. Bu tür düşünen ekonomi yorumcuları ahaliyi sürekli tarihin ve olayların kurgulanma şekli üzerinden ekonomiyi anlamaya zorlarlar. 500 yıl önce Lale Çılgınlığında da aynı şey oldu, sizi borsada kandırıyorlar... Rothschild ve Rockefeller var ya sizin paranız onlara gidiyor... Bu borsadaki brokerları ben iyi tanırım, sizinle hep keriz diye dalga geçiyorlar... Ya da, ABD tarımdışısı arttı, işsizlik oranı düştü, Merkez faizi indirdi gibi her gün gelişen binlerce veriyi haber diye sunarlar. Sonra da ortaya bilgiden aptallaşmış bir toplum çıkar.
2- Bilineni bilmeyen bilmişler
Bu tür ekonomi yorumcuları tam bir Matrix içine sokarlar insanı. Mesela gün boyu yorum yaparlar. Konu Fed'in faizi akşam 9'da arttırıp arttırmayacağı üzerinedir. Bilgi bilimi açısından bakıldığında, Fed'in akşam faizi arttırıp arttırmayacağı bilinen bir bilgidir. Yani bu konuda yetki sahibi olan kişiler bu bilgiyi bilmektedirler. Ama sanki bu bilgi hiç bilinmiyormuşçasına, sanki henüz oynanmamış bir futbol maçıymış gibi saatlerce arttıracak mı arttırmayacak mı diye yorumlanır. Aslında aklı başında insanlar için bu tartışma dangalaklıktır. Ama Fed'in bile tam olarak ne olduğunu bilmeyen milyonlar için, ya da epistemolojik gerçeklikten haberi olmayan milyarlar için dinlenmeye değerdir. Muhtemelen başka bir yatırım bankası analistinin dediği gibi: Nobody died when Clinton lied!
3- Bilinmeyeni bilen bilmişler
Ekonomi yorumcuları içinde en büyük kısmı bunlar oluşturur. Doların ne olacağını, borsanın nereye gideceğini bilgi bilimi açısından hiç kimsenin bilebilmesi mümkün değilken bunlar bilirler. Destek şurası, direnç burası diyerek de saçmalığı soslandırırlar. Ekonominin tüm bilinmezliklerinin bilinebileceği yanılsamasına insanları inandırırlar. İşin içine bolca rakam ve grafiksel analizler ekleyerek geleceği görürler ve insanların yatırım kararlarına yön vererek ahaliyi zengin ederler. Ortak özellikleri ise tamamının fakir olmalarıdır.
4- Bilinmeyeni bilmeyen bilmişler
Bu tür yorumcuların analizlerinden örnekler vererek saçmalığın boyutunu anlamaya çalışalım. Mesela şu: "Pazartesi Brainard konuşması kritik olacak." Bak yorumcu kardeşim, gerçekçi olalım: "Hiçbir b.k olmayacak!" Bu yorumumu unutma. Ekonomi senin algıladığın şey değildir. Ya da şu: "Orta vadede Çin açısından problemli bir gelişme olur." Bak yorumcu kardeşim, şu yorumuma da kulak ver: "Bir b.k olmaz!" Anneannen üşütüp hasta olur da ilaçlarını almazsa o zaman yap o yorumu da göreyim seni: "Orta vadede Anneannem açısından problemli bir gelişme olur." Gerçekliğin tahribatıdır işte bu. Ekonomiyi gerçeklikten çıkarmanın sonucudur. Ne demişler, Arap zeytinyağını bol buldu mu...

İşin kısa özeti şudur. Ekonomi gerçeklikten koparılmıştır. Bunun sonucunda Matrix'te yaşıyoruz diyen yatırım bankası raporu gelmeyecek de ne gelecek?



Finans ve ekonomi yazarlarına küçük bir tavsiye



Çok enteresan bir finansal piyasaya sahibiz. Neredeyse her yatırımcıya bir finans yazarı düşüyor. Her yanımız ekonomi ve finans yorumu yaparak yatırımcılara yol gösterdiğini sanan yazar ve yorumcularla dolmuş durumda. Hiçbir işi olmayan insanlar bile günlerini ekonomi yorumu yazarak geçiriyor. Sizce bu işte bir tuhaflık yok mu?

Ekonomi yazarlığı ya da finans yorumculuğu yapmak sizce kolay işler midir? Eğer herkes ekonomist olabiliyorsa antropolog, tıp doktoru ya da milli takım teknik direktörü de olabilmesi gerekmez mi? Peki öyleyse tuhaflık nerede?

Dünya futbol tarihinin belki de en tuhaf hikayesi 21 Kasım 2007'de başlar. Üniversitede İtalyan dili okuyan ve ardından spor gazeteciliği yapmaya başlayan 23 yaşındaki Paul Watson birasını almış, koltuğuna uzanmış ve maç seyretmeye koyulmuştu. 2008 Avrupa Şampiyonası elemelerinde Andorra ile Rusya karşılaşıyordu. Maç Rusya'nın 1-0 galibiyeti ile bitmişti. Fakat maç sonunda sevinen Ruslar değil Andorralılardı. Andorralılar beklenmedik bir başarıya imza attıklarını ve Rusya gibi güçlü bir ülkeden sadece bir gol yedikleri için başarılı olduklarını düşünüyorlardı. Onlar sevinç gözyaşları dökerken Paul Watson'un aklına garip bir fikir gelmişti: "Dünyanın en kötü milli takımını bul, o ülkenin vatandaşı ol ve milli formayla sahaya çık."

Derhal araştırmaya başlar. FIFA sıralamasındaki en kötü ülke olan Guam'ı bulur. Sonra Guam'ın oynadığı maçlara bakar. Guam'ın 7-1 yendiği Pohnpei adında Mikronezya adalarında bir devlet olduğunu görür. FIFA'ya kayıtlı en kötü takımın yendiği bir takımdan daha kötü bir takım olamaz diye düşünür ve hemen kararını verir. Ertesi gün Pohnpei'ye gider ve ülkenin milli takımını seyreder. Takım hakikaten futboldan anlamamaktadır. Çocukken futbol oynamıştı ve o kadarcık futbol yeteneği ile milli takıma rahatlıkla seçilebileceği açıktı. Derhal yetkililere başvurur ve milli takımda oynamak istediğini söyler. Yetkililer bunun olabilmesi için beş yıl ülkede yaşamış olması, yerli bir kadınla evlenmiş olması ve yerel dili konuşuyor olması şartlarını sağlaması gerektiğini söyler. Bu mümkün değildir ama Watson pes etmez. O zaman milli takım teknik direktörü olayım der. Ve amacına ulaşır. 2009 yılında Pohnpei milli takımının teknik direktörü olur. Sonunda hayali gerçek olmuştur. Üstelik dünyanın en genç milli takım teknik direktörü ünvanını bile almıştır. Peki ülkeye, futbola ya da spora ne katkısı olmuştur derseniz hiçbir şey. Sadece kendi kendini tatmin.

Hikayenin tamamını merak edenler Paul Watson'un "Ayağa Oyna Pohnpei" adlı kitabını okuyabilirler. Biz baştaki konumuza geri dönelim. Bu kadar çok ekonomi ve finans yazarı ne işe mi yarıyor? Hiçbir işe!

Eğer ekonomiyi ve finans piyasalarını anlamak istiyorsanız ya da yatırımlarınıza yön vermek istiyorsanız yapmanız gereken şey ekonomi yorumcularımızdan uzak durmanız. Neden mi? Futbol tabiriyle söylersek ayağa oynamayı bilmiyorlar da ondan. Kimi üniversite öğrencisine ders verdiğini sanıyor, kimi Wall Street finansçılarına karşı bilgi savaşına girmiş, kimi on yıldır kıyamet bekliyor, kimi Fed diye bir şey tutturmuş gidiyor, kimi dolar yarın şu olur diyor, öbürü borsa bu olur. Kurgusal değerler ve saf spekülasyonlarla dolu bir dünya. Taklitçi bir mantıkla yatırımcıların bilgi açığından bir sürü psikolojisi yaratma çabası. Yabancıların iveme finansmanı (momentum financing) dedikleri akıldışı bir coşkunluk. Bireysel yatırımcıyı tek bir hayvan gibi düşünen bir sürüye indirgeme mücadelesi. Kısaca topu ayağına alan ya kimseye pas vermiyor ya da topu dışarı atıyor.

Ekonomi yazarlarımıza tek bir tavsiyemiz var: Ayağa oyna be panpa!

Ekonomi yorumculuğu ekonomi eğlencesine döndürülüyor



Ekonomi haberciliğimizin olay ve haberleri sunuş şeklindeki tuhaflık birçoklarını rahatsız eder nitelikte. Piyasa kutsallığının daima ön planda tutulduğu bu yorum tarzı eleştirel bakış açısından kendini koruyacak mekanizmaları hayata geçirmeyi oldukça iyi başarsa da yapılan yorumlar ne somut olayın niteliğinin farkına varmaya, ne ortaya çıkan sonuçlar üzerinde anlam üretmeye, ne de ekonomi dünyasının gerçekliğini anlamaya izin veriyor. Cevaplanması gereken sorular da bu noktada ortaya çıkıyor. Acaba sıradan insanlar için bu yorumlar ne ifade ediyor ve bu tarz bir yayıncılık neye hizmet ediyor?

Diyelim ki şöyle bir yorum okudunuz; "tarım dışı istihdam beklentilerin çok üzerinde." Bu yorumu ekonomik kararlarınız için nasıl bir girdiye dönüştürürsünüz? İlk düşünmeniz gereken çiftçilik dışındaki işlerde çalışanların sayısının arttığıdır. Fakat bu yorumda bundan daha fazlası var. Birileri bu artışın ne olacağını tahmin etmiş. Muhtemelen bu kişilerin mesleği tahmincilik. Üstelik böyle bir haber için referans alındıklarına göre işlerinde başarılı olsalar gerek. Fakat bu başarılı insanlar yine de yanılmış ve istihdam artışını tam bilememişler. Olsun, yine de üzülmeyin. Haberciler bu haberi öyle bir paketlemişler ki bu başarısızlığı bir fırsata çevirmişler ve size şu mesajı veren bir yapıya döndürmüşler. "Bakın, uzmanların bile tahminlerinin üstünde bir artış var. Bu artış onların bile hayal gücünün üzerindeyse, gerisini siz düşünün artık. Hadi hemen bir hisse senedi alın. Almazsanız kendinizi aptal yerine koyabilirsiniz. Çünkü bu haberi duyan ekonomiden anlayan piyasa profesyonelleri hemen alıma geçecek. Onlar her zamanki gibi yine kazanacak; siz her zamanki gibi yine kazanamayacaksınız. Haydi acele edin, bari bu kez fırsatı kaçırmayın!.." Peki ama herkesin kolayca farklı anlayabileceği bu haberden piyasa nasıl kazançlı çıkacak?

80'li yıllarda tüm dünyada popüler olan Dallas dizisini herkes hatırlayacaktır. Şimdilerde tekrar hayatımıza giren bu dizinin Romanya'nın 80'lerdeki çöküşünün mimarı bile olduğu söylenir. O yıllarda tüm dünyayı ekran başına toplayan bu diziden ne anlamıştık?

Sosyolog Ien Ang, Hollandalı kadınların kendi feminist duygularını güçlendirmek için diziyi seyrettiklerini ortaya koymuştur. Sosyolog Eric Michaels, Avustralya yerlilerinin aile anlayışlarına benzer buldukları için diziyi seyrettiklerini görmüştür. Sosyolog Tamara Liebes, Arapların, eski sevgilisinin evinde esir tutulan Sue Ellen'ı, kocasından ayrılan kadınların baba evine döneceği geleneğinden hareketle baba evine dönmüş olarak algıladıklarını belirlemiştir. Sosyolog Elihu Katz, Kuzey Afrikalılara paranın her şeyi satın alacağı duygusunu öğrettiğini tespit etmiştir.

Aslında ne Dallas ne de ekonomi yorumları bu kadar farklı anlamlar çıkarılsın diye yaratılmazlar. Tıpkı Dallas'ın temel amacının Dallaslı kodamanların yardımıyla Amerikan yaşam tarzının tüm dünyaya kabul ettirilmek istenmesi olduğu gibi ekonomi yorumlarının da basit bir amacı vardır. Ekonomi programları bir yorumun, başka bir yoruma tercih edilmesini sağlayacak şekilde dizayn edilir. Böylece izleyici mesajı belli bir şekilde almaya davet edilir. Haberin bilgi, estetik ve içeriği piyasanın en düşük ekonomik paydasına indirgenir. Aslında bu basitçe Amerikalı prodüktör Don Simpson'ın "yüksek fikir" dediği şeydir.

Genelde tüm sinema ve Tv programcılığı bu "yüksek fikir" denilen olguyla hareket eder. Örneğin Top Gun filmi başından sonuna kadar "deri ceket giymiş ve güneş gözlüğü takmış iki erkek hayatınızda gördüğünüz en hızlı uçağın önünde duruyor" yüksek fikrine dayanır. Böylece karakterler, estetik ve içerik en düşük düzeyde tutularak saplantılı bir fikir ileriyi sürülür. Yüksek fikri kısaca içinde düşünceye yer olmayan insan eğlencesi olarak tanımlayabiliriz. İşte ekonomi yorumculuğu da böyle yüksek bir fikirden hareket eder.

Yapılan yorumlar, iyimser bir piyasa temsili ortaya koyarak piyasa çelişkilerini gizler ve evrensel gözüken kavramları ileri sürerek çıkar çatışmalarını ortadan kaldırır. Bu ekonomi yorumlarının yüksek fikri, piyasaların istediği yatırımcı davranış şeklinin insanlara öğretilmesi ve herkesin bu tarza döndürülmesidir. Bu tarz içinde bilginin derinlemesine incelenmesine, anlamın içeriğine odaklanılmasına ve haber hakkında yapılan yorumların düzeltilmesine gerek duyulmaz. Bu ya da diğer yorumun tercih edilmesi gerektiği ortaya konur, hepsi bu. Böylece içinde düşünme olmayan bir ekonomi eğlencesi yaratılır. İşte televizyonlardaki ekonomi programlarının da yaptığı budur.



Kolayca boş konuşma tablosu



İçinde düşünme olmayan bir ekonomi eğlencesi yaratmak aslında çok da zor değil. Gün boyu yorumcuların kullandıkları kelimeler ne somut olayın niteliğinin farkına varmaya, ne ortaya çıkan sonuçlar üzerinde anlam üretmeye, ne de ekonomi dünyasının gerçekliğini anlamaya izin verir niteliktedir. Sıradan vatandaş bu yorumları dinlerken tam bir anlamsızlık içinde kalır.

Bazı haber başlıklarına yeniden bakalım: "Veri sonrası endeksler güçlendi", "Tarım dışı istihdam beklentilerin çok üstünde" ve "Bankacılık dışı sektörler öne çıkacak". Kullanılan sözcükler çok açıkmış gibi görünse de biraz dikkatli bakınca çelişkili anlamlar taşıdıkları kolayca anlaşılıyor. Çelişki, çatışma ve karmaşıklığı törpüleyen pozitivist bir piyasa temsili sunuyor. Piyasalarda olan ile olması gereken arasında soyut bir toparlama yaratarak nesnel ve yansız görünmeye çalışıyorlar. "Endeksin güçlenmesi", "beklentilerin çok üstü" ya da "sektörler öne çıkacak" gibi kavramlarla daha iyi finansal sonuçlar elde etmek isteyen kişiler nasıl bir pratiklik kazanabilirler?

Ortaya çıkan bu anlamsız dil, aşikar gibi görünenle karmaşık olanın üzerini örtüyor, pozitivist tutumuyla piyasa çelişkilerini eliyor ve evrensel gözüken kavramları ileri sürerek çıkar çatışmalarını ortadan kaldırıyor. Böylece kendini hem muhalefetten hem de gerçeklikle sınanmaktan koruyor. Fakat anlam ve sağduyunun yapısını bozduğunu hiç fark etmiyor. Artık hem bir şey hem de tersi söylendiğinde tartışmak mümkün olamıyor. Görünürde son derece yansız, pragmatist ve nesnel bir gösteri ortaya çıkıyor. Peki ama bu dil ne kadar gerçekçi?

Fransız işletme bilimci Didier Noye 1998 yılında iş dünyasını derinden yaralayan bir makale yayınlar. Aslında makalenin uzunca bir kısmı insanların "içerikten yoksun" eleştirisine maruz kalır. Anlatılan, iş hayatının dilinin, döngüsel bir sistem içinde, her terimin yerine bir diğerinin rahatça geçebildiği sürekli olarak kendi içine kapanan bir dil olduğudur. Bu değerlendirmeler okuyuculara pek de bir şey ifade etmez. Ta ki Noye'nin makalenin sonuna koyduğu basit tabloyu gördükleri ana kadar kadar. Noye, "Kolayca Boş Konuşma Tablosu" adında bir tablo yayınlar. Aşağıda bu tablonun ekonomi haberciliği için hazırladığımız daha basit bir kopyasını sunuyoruz:







Tablo basitçe kelimelerin birbirlerinin yerine geçebilme özelliklerinin mükemmel bir ispatını sunuyor. Tablonun temel ilkesi şu: Bir sütundaki herhangi bir sözcük diğer sütunlardaki herhangi bir sözcükle eşleşebiliyor. Şimdi deneyebilirsiniz. Bu basit matrisle yüzlerce anlamlı yorum yaratabilirsiniz. Hatta yarattığınız bu cümlelerin hangi haberlerde manşet olarak kullanıldığını görmek için de internetteki arama motorlarını başvurabilirsiniz.

İşte, ekonomi yorumcularının yorum üretmeleri bu kadar basittir ve aslında ekonomi yorumculuğu Didier Noye'nin dediği gibidir: Kolayca boş konuşmak!

Ekonomist kaçan danayı nasıl yakalar?



Eğer konu eğlenceyse ekonominin eline kimse su dökemez aslında. Teorilerin zamana, olaylara ve kişilere uyarlanması son derece kolaydır.

Mesela bayram tatillerinde televizyonlarda "kaçan dana" haberi izlemek artık bir gelenek. Her yıl yeni teknikler eklenerek kaçan dana yakalanmaya çalışılıyor. Ekonomi bilimi de her konudan kendine bir pay çıkarmayı son zamanlarda fazla kafaya taktı. Ekonomistlere göre hemen her sorunun iktisadi bir çözümü varmış... Ne diyelim öyle olsun. Daha kendi yarattığı sorunları çözemeyen bir bilim dalı hayatın geri kalan problemlerini nasıl çözecekse...

Neyse, bu sorunun yanıtını şimdilik boş verelim ve iktisadın hayatın tüm problemlerini çözeceği masalına kendimizi kaptıralım. Mesela soru kaçan danayı yakalamak olsaydı, acaba ekonomistler sorunu nasıl çözerlerdi?

Ekonomist kaçan danayı nasıl yakalar? İşte yanıtı:
1- Keynesyen Ekonomist
Eğer Keynesyen bir iktisatçı iseniz kaçan dana görünmez el vasıtasıyla dönüp size gelecektir. Eğer gelmediyse küçük bir devlet yardımı danayı size getirecektir. Polis kaçan danaya ateş eder ve dana birkaç dakika sonra yanınızdadır. Tabi ölü olarak.
2- Marksist Ekonomist
Bu tür ekonomistlere göre emek kutsaldır ve ne olursa olsun sermaye karşısında mücadelesine devam etmelidir. Eğer Marksist bir ekonomist iseniz, dananın peşinde koşmaktan yorulsanız bile durmamalısınız, dana yorulana kadar peşinden koşup yakalamanız gerekiyor.
3- Davranışsal Ekonomist
Bu tür ekonomistlere göre dana, sahibinin irrasyonel davranışları nedeniyle kaçmıştır. Öyleyse doğru bir irrasyonel davranışla da geri gelecektir. Eğer bir davranışsal ekonomist iseniz yapmanız gereken danadan kaçmak. Çünkü bu ekonomistlere göre kaçan kovalanır mantığı tek çözümdür. Er geç dana size dönüp gelecektir.
4- Anarko-kapitalist Ekonomist
Anarko-kapitalistler, piyasanın dinamiklerinin devlet kontrolü olmadan özgürce işlediği bir toplum arzularlar. Bu tarz bir ekonomist iseniz işiniz çok kolay. Akşam birkaç bardak içip danayı arayın. Gelirse gelir, gelmezse dünyadaki tek dana o değil ya. Aşkın da repo gibi tek gecelikmiş!
5- Mikro İktisatçı Ekonomist
Bu ekol ekonomiyi tüketiciler, firmalar ve endüstriler düzeyinde inceler. Bu türe ait ekonomistlerin dana kaçtığında buldukları çözüm, "Alo dana yakalama hattı"nı aramaktır. Danayı üreten şirket kaçan dananın nasıl yakalanacağını da hesaba katmıştır mutlaka.
6- İşletme İktisatı Ekonomisti
Bu ekole göre dana ile ilgili tüm sorunların işletme çatısı altında çözülmesi rantabl değildir; Muhasebecilik yapan şirketin bilgisayar üretmeyip dışarıdan alması gibi. Eğer siz de bu ekole ait bir ekonomist iseniz yapmanız gereken İspanya'dan bir matador "outsourcing etmek".
7- Neo-keynesyen Ekonomist
Bu ekole göre ekonomi yoldan çıktıysa yola sokmak için devlet her yolu denemelidir. Son yaşadığımız küresel kriz uygulanan çözümlerin nasıl vatandaşın sırtına atıldığını fazlasıyla gösteriyor. Eğer bu tarz bir ekonomist iseniz yapmanız gereken dana geri dönene kadar her beş dakikada bir adam öldürmek. Likidite ile parasal gevşekliğin kimde olduğu belli olmaz!
8- Teknik Analizci
Son dönemin favori ekonomistleri olan Teknik Analistlere göre gelecekteki veriler geçmiş veriler kullanılarak bulunabilir. Öyleyse yapmanız gereken dananın kaçarken geçtiği sokakların grafiğini çizmek. Sonra grafiğe bakarak dananın beş dakika sonra hangi sokaktan geçeceğini görür ve danayı hemen yakalarsınız. Ne demişler, dananın ölümü artan Vix'ten olsun!
9- Piyasa Analisti
Bir ekonomi kanalında gün boyu yorum yapan bir piyasa ekonomisti iseniz dananın geleceği Fed'in faiz arttırımında saklıdır. Fed faizi arttırırsa dana tıpış tıpış gelir, arttırmazsa güvercin gönderip yerini öğrenmeniz gerekiyor. Nakit akışına kurban olduğum!
10- Küçük Yatırımcı
Tüm bu bilgi kirliliği ve piyasa karmaşasından yorgun düşmüş küçük bir yatırımcı iseniz ve tek sermayeniz de kaçan danaysa, yapabileceğiniz tek şey danadan hızlı koşup, birazdan geçeceği yere bir engel (stoploss) koymaktır. Yoksa danaya elveda demeniz gerekiyor. Ama yine de panik yapmayın, pozisyonu veren Allah stopunu da verir!




Kullanılan dildeki belirsizlik



Haberlerin sunuluşu, yorumların yön göstericiliği ve analizlerin uzman dilinde her zaman büyük bir belirsizlik var. Tüm bu kavram ve çıkarım bilgeliğinin sıradan insanın ne işine yarayacağı pek anlaşılamıyor. Hatta insanlarda büyük bir kafa karışıklığı ve gelecek belirsizliği yarattığı bile söylenebilir.

Sıradan yatırımcının ilk amacı ekonomi yorumcularından elde edeceği bilgi ile finansal kararlarına yaratıcılık katmaktır. Ama ekonomi yorumcuları tarafından imal edilen bu bilgi o kadar baskın bir niteliktedir ki sıradan yatırımcı önemsizleştirilerek konunun dışına itilir. Adeta yorumcu sıradan yatırımcıyı kast sisteminin en alt basamağına itiverir. Kullanılan dildeki yapay uzmanlık, tıpkı zenginlerin, sofra adaplarının fakirlere anlatılarak öğretilemeyeceğine inanmaları gibi bir algılama içerir. Yani ekonomi yorumlarının da bir sofra görgüsü ve adaba uygunluğunun olacağına inanırlar. Oysa sıradan yatırımcının, zaten açlık sınırının altındaki geliriyle hayatta kalabilmek gibi bir imkansızı başarmış olduğu dikkate alınmaz. Ekonomi yorumcularının hayatta kalmayı başaramayacakları bir gelirle sıradan yatırımcı denilen insanların onurlarıyla yaşadıkları umursanmaz. Oysa eğer bir yorumcunun sıradan yatırımcıdan farklı olarak bildiği bir şey varsa bunu paylaşması gerekmez mi?

Şüphesiz bilginin, üyelerinin çoğu arasında büyük ölçüde eşit paylaşıldığı kabileler çok gerilerde kaldı. Belki onlara ilkel dememizin en büyük sebebi de bu bilgi paylaşımındaki eşitliktir. Bugünkü yüksek uygarlık seviyemizde artık daha fazla kişi daha fazla şey biliyor ama bu bilginin nasıl uygulanacağı ve diğerlerinin faydasına nasıl sunulacağı pek bilinmiyor. Ekonomi haberciliğimize baktığımızda ise şunu görüyoruz. Sıradan yatırımcının bilmesi gerekenden daha fazlası, bilgili olduğunu sanan biri tarafından tasarlanarak kayıtsız bir zorlamayla sıradan yatırımcıya sunuluyor. Dayatmayla sıradan yatırımcının anlayacağı ve yatırım kararlarını oluşturabileceği düşünülüyor.

Aslında sıradan yatırımcılar bu tür programları izleyerek yüzlerce endeks, veri ve göstergeyi öğrenirler. Uganda'da faiz oranlarının düşürüldüğünü, Fed'in edebiyattan tam not alan parasal politikalarını ya da Çin'in dış ticaret dengesini. Fakat burada önemli bir sorun var. Sıradan yatırımcının bu kavrayışı son derece yüzeyseldir. Tıpkı cep telefonunun nasıl kullanıldığını bilip işleyişi hakkında hiçbir şey bilmemek gibi. Sıradan yatırımcı ekonomi yorumcusunun ticari mal gibi paketlediği bilgiye uyum göstermeye çalışır. Bu durum sıradan yatırımcıyı alacağı yatırım kararları karşısında gittikçe daha güvensiz bir hale getirir. Sıradan yatırımcının öğrenme dengesi altüst olmuştur artık. Bundan sonra edineceği bilgi, kendi yaptıklarından da çok az şey öğrenmesi sonucunu getirecektir. İşte bu nokta maalesef finansal okuryazarlığın durduğu noktadır.

Eğer bu ekonomi yorumcuları bir doğum uzmanı olsalardı, kendilerine, "tüm denemelerimize rağmen çocuğumuz olmuyor" şikayetiyle gelen bir aileye muhtemelen şu yanıtı vereceklerdi: "Üzülmeyin şekerim, mühim olan işlem hacmi!"



Kullanılan dilin özelliği



Ekonomi haber ve yorumlarında kullanılan dildeki üslubun sokaktaki insan için fazla yabancı sözcük içeren soyut ve üstten bakan bir dil olması artık kimseyi rahatsız etmiyor. Çünkü herkes bu dile alıştı. "Fiyatlardaki toparlanma", "hisse senetlerindeki düzeltme" ya da "risklerin fiyatlanması" ifadeleri kimseye yabancı gelmiyor. Toparlanma, düzeltme ve fiyatlama gibi kavramlar artık finansın vis viva'sı (Latince yaşam enerjisi). Peki ama bu tuhaf dil de neyin nesi? Nerden çıktı durup dururken?

Endüstrileşme, birçok alanda olduğu gibi finans dilini de yozlaştırmış ve felç etmiş durumda. Genel anlamda dil, algılama ve güdüleme yaratan bir araçtır. Fakat finansın dili de zaman içinde endüstrileşerek metalaşmaya doğru kaymıştır. Buradaki temel dönüşüm işlevlerin fiilden isme doğru yer değiştirmesidir. Yani toparlanmak, düzeltmek ya da fiyatlamak gibi insanların düş gücünü de zenginleştiren fiiller toparlanma, düzeltme ve fiyatlama gibi isimlere dönüştürülmüştür. Artık konuşulan bol isimli bir ekonomi dilidir.

Mesela büyük bir şirket çalışanının "işim var" demesini ele alalım. İşi olduğunu söylese de aslında burada vurgulanan iş ile aradaki mülkiyet ilişkisidir. Oysa bir çiftçi "işim var" demez; sadece iş yaptığını, çalıştığını söyler. Tıpkı şu İspanyol atasözünde anlatılmak istendiği gibi: "Van a trabajar, pero non tienen trabajo." Yani çalışırlar ama işleri yoktur. Finans dilindeki bu isimlendirme de bir faaliyetten çok bir malı belirtmektedir. Yani toparlanma, düzeltme ve fiyatlama yapılmaz; toparlanma, düzeltme ve fiyatlamaya sahip olunur.

"Hisse senetlerindeki düzeltme" gibi iyelik cümleleri artık bir ilişki değil, bir ayrıcalık anlamına gelir. Fiilden isime doğru yapılan bu değişiklik, sıradan insan üzerinde, başkaları tarafından yapılan şeylerin artık kendisinin olduğu algısı yaratır. Tıpkı doktordan elde edilen bilgiyle "sağlığım" denmesi gibi finans uzmanından alınan bilgi sonucunda da "param" denir. Bundan sonra yüklemler mal cinsinden, istekler ise kıt bir kaynak için girişilen rekabet cinsinden belirtilmeye başlanır. "Hisse senedi almak istiyorum" cümlesi "alım yapmak istiyorum"a döner. Özne ilk cümlede eylemi yapan kişi konumundayken ikinci cümlede yatırımcı kişiliğine bürünmüştür. Böylece malı tüketen bir tüketicidir artık. İşte kilit dönüşüm buradadır. Eğer bugün finansal sistem bir casino'ya dönüştüyse, pay almak için girişilen bu rekabetin sonunda nasıl bir kumar yarattığını söylemeye fazla lüzum yoktur herhalde. Çünkü insanlar birer isim olarak algıladıkları şeyler hakkında artık kumar oynamaya başlamışlar demektir.

"Fiyatlardaki toparlanma", "hisse senetlerindeki düzeltme" ya da "risklerin fiyatlanması". Eminiz birçok kişi neden bahsettiğimizi tam olarak ve kesinlikle anlamıştır. Bu algılama şeklini değiştirmek artık pek kolay değil. Hele bunları büyük bir inançla söyleyenler bir de iyi eğitim almış parlak kişilerse.

Belki bize bir şey söylemek düşmez. Ama hayatı boyunca okula gitmemiş dünyanın en büyük düşünürlerinden Eric Hoffer'in başyapıtı "Kesin İnançlılar"da söylediği şu söz bir yanıt olabilir: "İnsanlar sadece anlamadıkları şeylerden kesinlikle emin olurlar!"



Merkez Bankası örneği



Artık Fed kadar önemli bir Merkez Bankamız var. Onunla yatıp onunla kalkıyoruz. Açıklamalarını günler önceden beklemeye başlıyoruz. Acaba ne yapacak, faizi düşürecek mi, büyüme hedefini yükseltecek mi, parasal sıkılaştırma yapar mı, yönetime kafa tutar mı gibi birçok sorunun yanıtını artık sokaktaki vatandaş bile merak ediyor. Peki, yapılan açıklamayı ne kadar anlıyoruz?

Merkez Bankalarının açıklamaları yüksek düzeyli teknik bir edebiyat içerdiğinden sokaktaki insanın anlayabileceği tarzda değildir. Hatta muhtemelen sıradan ekonomistlerin bile anlayamayacağı şekildedir. Ekonomistler herhangi bir Merkez Bankası açıklamasına yorum yapmadan önce diğer ekonomistlerin yorumlarına bakarlar. Çünkü yanlış anlama ya da hiç anlamama riski oldukça yüksektir.

Bundan daha önemlisi, birçok büyük iktisatçıya göre bu açıklamaların hiçbir anlamı yoktur. Tüm açıklama, aşırı bir kendine güven ve güç paranoyası ile sunulan anlaşılması güç bir retorikten ibarettir. Belli bir dönem içinde yapılan açıklamaları ardı ardına okuduğunuzda mantık sıçramaları ve yüksek ilişkisizliği fark etmek zor değildir. O nedenle bu açıklamalar politikadan öteye bir anlam ifade etmez.

Belki de Merkez Bankasını anlamak ve onun gibi açıklama yapmak o kadar da zor değildir. Eğer aşağıdaki adımları takip ederseniz, siz de Merkez Bankasını anlayabilir ve onun gibi "derin" açıklamalar yapabilirsiniz. Nasıl mı?

1- Kafa karıştırıcı sözler kullanın
Kolay anlaşılır, açık seçik cümleler yerine karmaşık ve kafa karıştırıcı olanları kullanın. Söylediğiniz çok şey anlatır gibi görünüp hiçbir şey anlatmasın. Mesela şöyle diyebilirsiniz: "Sıkı para politikası duruşunun ve alınan makro ihtiyati önlemlerin etkisiyle kredi büyüme hızları makul düzeylerde seyretmektedir." Ne kadar harika değil mi, duruş, önlem, hız, düzey, seyir gibi birçok fiziksel kavram salata haline getirilmiş. Sorsan tüm ekonomistler anlamıştır ama kesin olan bu cümlenin ne anlattığının belli olmadığıdır.

2- Ağız kalabalığı yaratın
İnsanların sizi anlayıp soru sormasını engellemek için araya iletişimi koparabilecek cümleler serpiştirin. Böylece kendinizi dış etkenlere karşı korumuş olursunuz. Şöyle bir cümle uygun olabilir: "Küresel talep zayıflarken iç talep büyümeye daha fazla katkı vermeye başlamıştır." Anlamlandıralım derseniz, azalan bir şeyin büyüyen bir şeye katkı verdiği gibi saçma bir mantık karşınıza çıkacaktır. Bu karmaşayı anlamlandırma çabasına gireceğinizi hiç sanmıyoruz.

3- Resmi geveleyin
Bu yöntemde sözcükler tek tek kolayca anlaşılabilirken cümlenin ne demek istediği pek anlaşılmaz. Resmi bir dilin kullanılması sonucu insanlar ya anlamazlar ya da yanlış anlarlar. Şu cümle harika bir örnek olabilir: "Bununla birlikte, tüketici kredilerinin ılımlı seyri ve dış ticaret hadlerindeki olumlu gelişmeler cari dengedeki iyileşmeyi destekleyebilecektir." Tüketici kredisi, dış ticaret haddi, cari denge gibi kavramları aynı cümlede kullanabilen birine emin olun kimse bir şey diyemez.

4- Özel sözcükler kullanın
Raporlarda sık sık kullanılan sözcükleri kullanın. Mesela kavramsal, bütünsel, süreç, yaklaşım, uyarlama, aşamalı, sıkı duruş, eğilim vs. gibi sözcükleri bolca kullanın. Örneğin şöyle: "Yılın başında alınan makro ihtiyati önlemlerin ve para politikasındaki sıkı duruşun çekirdek enflasyon eğilimi üzerindeki olumlu etkileri gözlenmektedir."

5- Günlük hayattan kavram ekleyin
Cümlelerin arasına günlük hayatta kullanılan gelişigüzel birkaç sözcük serpiştirmeyi ihmal etmeyin. Böylece halkın hassasiyetlerini de çok iyi bildiğinizi göstermiş olursunuz ki, artık kral sizsiniz. Halkımızın en hassas olduğu konulardan birinin gıda fiyatları diğerinin de enflasyon olduğunu düşünürsek şu cümle harika olacaktır: "Gıda fiyatlarındaki yüksek seyir ise enflasyon görünümündeki iyileşmeyi geciktirmektedir."

6- Nitelikli sallayın
Finans dünyası her gün yeni sözcükler ve deyimler keşfediyor. Yeni bir sözcüğün cümle içinde kullanılmasının ne kadar faydalı olduğunu ilkokul ikinci sınıfta görmüşsünüzdür mutlaka. Üstelik bu sözcüklerin kullanımı sizi işinize vakıf, yetkili biri olarak gösterecektir. Böylece kimse size soru soramayacaktır. Geç likidite penceresi, fiyatlama davranışları, getiri eğrisi, sıkı duruş gibi kavramlar nitelikli sallamak isteyenlere önerilir. Mesela şöyle bir cümle uygun olacaktır: "Enflasyon beklentileri, fiyatlama davranışları ve enflasyonu etkileyen diğer unsurlar yakından izlenecek ve enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanana kadar getiri eğrisini yataya yakın tutmak suretiyle para politikasındaki sıkı duruş sürdürülecektir."

Şimdi kısa bir ders özeti yapalım ve öğrendiklerimizi yeniden hatırlayalım. Her konunun sonunda verdiğimiz örnek cümleleri yan yana yazalım ve yeniden okuyalım:

"Sıkı para politikası duruşunun ve alınan makro ihtiyati önlemlerin etkisiyle kredi büyüme hızları makul düzeylerde seyretmektedir. Küresel talep zayıflarken iç talep büyümeye daha fazla katkı vermeye başlamıştır. Bununla birlikte, tüketici kredilerinin ılımlı seyri ve dış ticaret hadlerindeki olumlu gelişmeler cari dengedeki iyileşmeyi destekleyebilecektir. Yılın başında alınan makro ihtiyati önlemlerin ve para politikasındaki sıkı duruşun çekirdek enflasyon eğilimi üzerindeki olumlu etkileri gözlenmektedir. Gıda fiyatlarındaki yüksek seyir ise enflasyon görünümündeki iyileşmeyi geciktirmektedir. (...) Enflasyon beklentileri, fiyatlama davranışları ve enflasyonu etkileyen diğer unsurlar yakından izlenecek ve enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanana kadar getiri eğrisini yataya yakın tutmak suretiyle para politikasındaki sıkı duruş sürdürülecektir."

Dikkatli okuyucular yukarıdaki metnin Merkez Bankasının 20 Kasım 2014 tarihinde yaptığı açıklamanın birebir aynısı olduğunu fark etmişlerdir. Öyleyse yeniden düşünelim: Sizce bu açıklama ne demek istiyor olabilir?

Yukarıdaki altı adımı göz önüne alarak değerlendirdiğinizde muhtemelen siz de bizimle aynı çıkarımı yapacaksınız. Bu tür açıklamalar birkaç ekonomist hariç geriye kalan herkes için tek bir şey ifade edebilir: Anlamsızlık!

Merkez Bankalarının aşırı kendine güven, geleceği gerçekleştirebilme ve güç paranoyası ile yaptığı bol retorikli açıklamaları Kırmızı Başlıklı Kız hikayesi ile de özetleyebiliriz. Yani Merkez Bankasından Kırmızı Başlıklı Kız hikayesini anlatmasını isterseniz şöyle anlatacaktır:

"Kırmızımsal başlığıyla genç bir kız büyükannesine doğru seyretme eğilimindedir. Yolda karşısına çıkan kurda karşı sıkı bir duruş sergileyemez ve büyükannesiyle ilgili bazı verileri açıklar. Kurt bunları değerlendirir ve yüksek bir hızla kadını yiyerek yatağında uzun pozisyon alır. Kırmızımsal başlıklı kız eve vardığında büyükannesinin sesindeki değişikliği iyimser karşılar ve temkinli bir duruş sergileyemez. Kurt, midesinde ilave sıkılaştırmaya gider ve kırmızımsal başlıklı kızı da mideye indirir. Yoldan geçen bir avcı, kurdun mideye indirme haddini aştığını düşünür ve kurdun midesini üst bandından alt bandına doğru yarar. Kırmızımsal başlıklı kız ve büyükanne eski güçlü duruşlarına yeniden geri dönerler."

Bundan sonraki Merkez Bankası açıklamasını emin olun daha iyi anlayacaksınız.



Ekonomi haberlerinin dili



İnternette rastgele açtığımız br ekonomi sitesinden aldığımız başlıklara bir göz atalım:

"Bist 63.000 sınırını aştı"
"Türkiye ucuzladı, fırsatlar cazip duruyor"
"Putin'in emri altını vurdu"
"Asya'da görünüm karışık seyir izliyor"
"Euro bölgesinde üretici fiyatları yükseldi"

Eminiz bu başlıkları okur okumaz neden bahsedildiğini anlamışsınızdır. Peki, anladığınız ne?

Finans dünyası aslında birçok kişinin anladığı şekilde bir dünya değildir. Dilbilimsel kuralların ağır bastığı ve dilsel performansın yarattığı araçlar aracılığıyla işleyen bir dünyadır. Kurgusal değerler ve saf spekülasyonların dünyasıdır.

Ekonomi kanallarındaki hızlı ve özel bir jargonla konuşan yorumcuları izlemişsinizdir mutlaka. Klasik ekonomik sistemin fabrikalarında çalışan işçiler son derece sessiz insanlarken, finans dünyasının fabrikaları sayılan aracı kuruluşlarda çalışanların nasıl bu kadar "geveze" olduğunu merak edenler de mutlaka vardır. Piyasalar bu kadar gelişmiş değilken, fabrikalarda çalışanlar üretim ile ilgili aktivitelerin ne yöne gideceği konusunda televizyonlarda yorum yapmazken, aracı kuruluşlarda çalışanlar hiç durmadan yorum yapıp bir şeyler açıklıyorlar. Peki bu neden kaynaklanıyor dersiniz?

Her gün insanlar bu haberleri okuduklarında tam bir uzlaşı ile hareket eder bir yapıya bürünürler. Yani yukarıdaki haber başlıkları ile açıklarsak Bist'in 63.000 sınırını aşmasının iyi bir şey, Euro bölgesindeki üretici fiyatlarının yükselmesinin kötü bir şey olduğunu hemen anlarlar. Aslında her iki manşette ve haberin devamında bu durumların iyi ya da kötü olduğunu belirten bir açıklama yoktur. Fakat insanlar nedense bu haberleri okuyarak iyi ya da kötü olduğu sonucuna adeta toplu bir şekilde hareket ediyormuş gibi kolayca ulaşırlar ve tam bir uzlaşıya varırlar. İşte ekonomi haberciliğindeki büyük "kurnazlık" buradadır. Bu haber başlıkları dilbilimsel açıdan otopsiye tabi tutulduğunda gerçek kolayca anlaşılır: Katil ekonominin dilidir!

Bu manşetler olan bir şeyden bahsetmiyor, konuşarak bir şey yapıyor. Mesela "Bist 63.000 sınırını aştı" manşetinde kullanılan "aşmak" bir insansal eylemdir. Fakat burada kullanıldığında bir şey yapılmıyor, bir şey gerçek kılınıyor. Tıpkı "seni affediyorum" cümlesini söyleyen birinin bir eylemi yapmayı değil, dile getirmeyi vurgulaması gibi.

"Bist 63.000 sınırını aştı" cümlesi ile anlatılmak istenen şey aslında rasgele bir değişken olan borsanın, kişiler tarafından kabul edilen bir sınır olan 63.000 puanı geçtiğini vurgulamaktır. Fakat bu durum bir dilsel araç kullanılarak yapılmıştır. Böyle bir manşette nedense insanlar sınır değerin ne olduğu konusunu ve borsanın insan gibi hareket ederek bu sınırı aştığı hususunu radikal şekilde sorgulamazlar ve tam bir uzlaşı ile 63.000'i sınır kabul ederler. O nedenle bu tür manşetler son derece etkilidir. Çünkü böyle bir manşet yatırımcıları alım yapmaya yönlendirir. Hem de aynı anda ve aynı hızda.

Bu etkinliğin arkasında yatan şey söyleyenin güçlü kişiliğidir. Böyle bir manşeti bir arkadaşınızdan duymanız sizi pek etkilemez ama bir ekonomi kanalında gördüğünüz zaman etkilenirsiniz. Ekonomi yorumcularımız da zeka ve dili işe iyice karıştırarak, sıradan insanlar üzerinde büyük bir hakimiyet kurarlar. Böylece manşette vurgulandığı gibi Bist'in yükselmesine eğilimli bir uzlaşı kolayca ortaya çıkar.

Bu tür manşetler ve haberler meydana gelen olayları anlattıklarını sanırlar ama aslında yaptıkları dile getirmekten başka bir şey değildir. Dilbilimsel kurallar ile dilsel bir performans ortaya çıkarmak. Yani bunları söyleyenin bir insan olduğunu kabul edersek, söylenenler olanlar değil, olanların çarpıtılmış dile getirilişleridir. Ortaya çıkan sessiz uzlaşı ise büyük bir topluluğu kısa sürede bir sürüye çevirecek kadar güçlüdür.

İtalyan ekonomist Christian Marazzi finansal piyasaların işleyişini açıklamak için ihtiyacımız olan şeyin piyasaların işleyişine dair dilsel bir teori olduğunu söyler ve son derece haklıdır. Piyasaların işleyişi psikolojik olmasından önce dilseldir. Davranışsal finansın ortaya koyduğu bilişsel kısıtlamaların temelindeki uzlaşının da dilsel olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Finans piyasalarının ve ekonomi politikalarının karmaşık yönlerini sıradan insana anlatabilecek iktisatçılara ender rastlanır. Bu dünyanın her yerinde böyledir ve bu gerçeği değiştirmek pek kolay değildir. Siz yine de ekonomi haberciliğinin dilbilimsel yönlendirmelerinden korunmak istiyorsanız, şunu unutmayın: Fabrika işçisi sessizdir, finans işçisi geveze!



Ekonominin dilindeki problem





Ekonomist Marazzi’nin belirttiği dilsel problemin ne olduğunu daha yakından görmek için bir örnek hazırladık. Merkez Bankası üzerinden anlatmaya çalışalım.

1- Basit modelleri ne kadar anlıyoruz?
Hani Einstein diyor ya, "Her şey olabildiği kadar kolay olmalı ama basit değil" diye. İşte, ekonomi ve finansal piyasaların basitçe nasıl çalıştığını kavrayabilmemiz gerekiyor. Ama bu kavrayış olması gerekenden daha basit olmamalı. Merkez Bankasının aşağıda yer alan tanımından kolaylık ve basitlik arasındaki ince çizgiyi fark edebilmeniz gerekiyor:
"Herhangi bir güce gerek duymaksızın, likiditeyi bir yerden başka bir yere aktarmaya yarayan iki yönlü mekanizmaya merkez bankası diyoruz."
2- Sistemin kavramlarına ne kadar aşinayız?
Merkez bankası gibi karmaşık bir sistemin yüzeysel unsurlarına, kavramlarına ve kelime hazinesine aşina olmamız gerekir. Kavramları, unsurları ya da işleyişi biliyor olmanız konuyu bildiğiniz anlamına gelmez. Merkez bankasının kasasını, likiditeyi, işleyişi, rezerv eksikliğini bilmeniz gerekir. Aşağıdaki açıklamayı anladıysanız biliyorsunuz demektir:
"Kasasının likidite ile dolu olması durumunda kötü kokuların ortaya çıkmasına engel olur."
3- Sistemin karmaşasına ne kadar hakimiz?
Finansal piyasalar gibi karmaşık bir sistemin bütününü anlamaya yeten işaretleri bilmemiz gerekir. En azından deterministik bir sorgulayıcı bakış açısına sahip olmalıyız. Merkez bankasıyla ilgili aşağıdaki açıklamayı anlamlandırabildiyseniz bu aşamayı da geçtiniz demektir:
"Dünyayı çevreleyen havanın basıncı olduğu gibi, likidite de tıpkı bir barometre borusunda civa sütununun yükselmesi gibi yükselmeye çalışır."
4- Anlık bilgi akışını kavrayabiliyor muyuz?
Piyasalardaki anlık haber, veri ve bilgi akışının yüksek hızına yetişebiliyor olmamız gerekiyor. Ama bu paradoksal bir durumdur. Piyasa değişikliklerini yakından izlemek genellikle derin bilgi eksikliğini gizler. Tarih boyunca yatırımcılar anlık verileri doğru anlayabilselerdi balonlar ve krizlerin oluşmayacağını tüm ekonomi yorumcuları biliyordur mutlaka. Öyleyse aşağıdaki açıklamayı da anlamış olmalısınız:
"Her iki yönü açık mekanizmaların diğer ucunda da likiditeyi geri itmeye çalışan benzer bir basınç vardır."
5- Niçin değil nasıl çalıştığını biliyor muyuz?
Piyasaların sadece sınırlı bir kısmına odaklanmak zihinsel bir sürecin faydalı bir yan ürünü olabileceği gibi zararlı bir çıktısı da olabilir. Merkez bankasının niçin piyasalara müdahale ettiğini bilmek önemlidir elbette ama PPK'nın nasıl çalıştığını, repo-ters repo piyasasının nasıl işlediğini, geç reeskont penceresinin nasıl çalıştığını bilmek de önemlidir. Bunları biliyorsanız aşağıdaki ifadeyi de anlamışsınız demektir:
"Eğer işe karışan başka bir mekanizma olmasaydı likidite ne içeri ne de dışarı yönlü akmazdı. O nedenle her iki tarafın basınçları eşit olur."
6- Değişim körlüğüne sahip miyiz?
İnsanlar gerçekte nadiren fark ettikleri değişiklikleri normalde fark edeceklerini düşünürler. Bir piyasada balonların şiştiğini her ekonomi yorumcusu rahatlıkla görebildiğini sanır ama nedense hiçbir zaman göremez. Eğer değişim körlüğüne sahip bir ekonomi yorumcusu değilseniz aşağıdaki ifadeden bu düşünce deneyinde bir tuhaflık olduğunu fark etmişsiniz demektir:
"Likiditeyi pompalamaya yarayan basınç, toplamaya yarayan basınçtan her zaman daha güçlüdür."

Şimdi yukarıda kullandığımız örnek açıklamaları birbirine ekleyerek yeniden okuyalım:
"Herhangi bir güce gerek duymaksızın, likiditeyi bir yerden başka bir yere aktarmaya yarayan iki yönlü mekanizmaya merkez bankası diyoruz. Kasasının likidite ile dolu olması durumunda kötü kokuların ortaya çıkmasına engel olur. Dünyayı çevreleyen havanın basıncı olduğu gibi, likidite de tıpkı bir barometre borusunda civa sütununun yükselmesi gibi yükselmeye çalışır. Her iki yönü açık mekanizmaların diğer ucunda da likiditeyi geri itmeye çalışan benzer bir basınç vardır. Eğer işe karışan başka bir mekanizma olmasaydı likidite ne içeri ne de dışarı yönlü akmazdı. O nedenle her iki tarafın basınçları eşit olur. Likiditeyi pompalamaya yarayan basınç, toplamaya yarayan basınçtan her zaman daha güçlüdür."

Merkez bankasının çalışma prensipleri ile ilgili olarak yukarıda yer alan açıklamalarda küçük bir muziplik var aslında. Bu metin merkez bankasının nasıl çalıştığı ile ilgili bir kaynaktan alınmadı. Metinde yer alan "likidite" sözcüğünün yerine eş anlamlısı sayılabilecek "su" sözcüğünü koyarsanız metnin nereden alındığı ortaya çıkacaktır.

Eğer yukarıda yer alan altı düşünce hatası yapılmamış olsaydı, açıklamaların merkez bankası hakkında olmadığı anlaşılacaktı. Muhtemelen bu hataları yapmamış olanlar anlamışlardır. Likidite sözcüğü yerine eşanlamlısı sayılabilecek su sözcüğünü koyarsanız açıklamaların ne hakkında olduğu ortaya çıkacaktır: Sifon!

(Yukarıda yer alan metnin sifonun nasıl çalıştığı ile ilgili bir broşürden alındığını da eklemeden geçmeyelim.)



Bilgi-eylem oranı



Bir internet sitesinden aldığımız şu haber başlıklarına yeniden bakalım: "Yabancı girişi faiz eritti... Dayanıklı mal siparişleri rekor kırdı... Euro işlemleri acı verebilir... ABD'de tüketici güveni 7 yılın zirvesinde..." Ve daha bunlar gibi sayısız haber. Her dakika onlarcası geçiyor ajanslardan. Ekonomi kanallarındakiler de yorumluyor hemen; biz de dikkatlice dinleyip yatırım kararlarımızı veriyoruz…

Demek hoş olurdu ama gerçek maalesef böyle değil. Öncelikle her haber son derece sansasyonel sunuluyor; ilk haberden anlaşılan sanki yabancıların getirdiği paralar faiz oranlarını sıfıra çekti. Oysa gerçek, gözle görülmeyen ve yatırımcıya etkisi sıfır olan bir değişim. Haberler parça parça iletiliyor. Sanki hepsi birbirinden ayrıymış gibi; euro işlemlerin verdiği acı popomuzu acıtırken, dayanıklı mal siparişlerindeki artış kolumuzdaki uyuşukluğu gideriyor. Haberler genellikle insanlarla alakalı değilmiş gibi sunuluyor. Eriyen faizi yoğun sıcaklarda susayan kediler içecek, euro acıyı nesli tükenen kelaynaklara verecek, mal siparişindeki rekor aslanlara sunulacak geyik miktarını arttıracak... Kısacası haberlerdeki heyecan çabucak unutulacak slogan yaratmaktan başka işe yaramıyor. Haberlerde süreklilikten eser yok. Eriyen faizin çok yüksek olması, acı veren euro işlemlerinin daha önce huzur vermesi gerekmez mi? Ama bunların önemi olmadığı gibi gerçeğin de ne olduğu önemli değil. Verilen haberin ne öncekiyle ne de sonrakiyle hiçbir ilişkisi yok. Sanki her haber başka haber. O nedenle bu haberlere anlam yüklemek dinleyicinin görevi oluyor; verenin böyle bir sorumluluğu bulunmuyor. Çok açık söylüyoruz; ekonomi haberciliğinin verdiği haberler ne çözülebilir ne de yönlendirilebilir.

Söylemdeki metafor bolluğu ilgisizliğin, etkisizliğin ve tutarsızlığın hakim olduğu bir dil yaratmış durumda. Bir bilgi, işlevselliği sonucu eyleme dönüşme gücü ölçüsünde bilgi olarak kabul edilir. Eyleme dönüşemeyen yani hiçbir yatırımcının kararlarına girdi olarak kullanamayacağı bu tür bir bilgi değersiz bir metadan başka bir şey olamaz. Yeniliği, ilginçliği ve özgüllüğü onu bilgi yapmaz. Kim söyleyebilir ki ekonomi kanallarından aldığı bilgiyle günlük yatırım kararlarını verebildiğini? Bu çok mümkün görünmüyor çünkü sıradan insanın içinde bulunduğu toplumsal ve entelektüel ortam için bu tür bir bilginin fazla önemi olamaz.

O nedenledir ki ekonomi kanallarındaki günlük haber ve yorumların sıradan insanın ekonomik yaşamı üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Ne üzerinde konuşulacak ne de sizi anlamlı bir eyleme yöneltecek bilgilerdir. Yani bol miktarda bilgi vardır ama hiçbiri yatırım kararına dönüşmez. Dayanıklı mal siparişi rekor kırdı diye gidip "çekyat" alan yoktur herhalde. Ya da tüketici güveni arttı diye malını tüketiciye "nasıl olsa güvenilir parasını getirir" diyerek veresiye veren. İşte bu noktada kültür eleştirmeni Neil Postman'ın dediği şeye geliyoruz: Bilgi-Eylem Oranı.

Bir bilginin önemi yarattığı eylem olanaklarına dayanır. Yani her bilgi bir eylem yaratmalıdır. Ama ekonomi haberleri bilgiyi öylesine soyut bir hale getirmiştir ki, bu tür bilginin eyleme dönüştürülme niteliği kalmamıştır. Yani demek istiyoruz ki, yabancının getirdiği parayla eriyen faizler için ne yapmayı düşünüyorsunuz ya da euro işlemlerinin acı vermesine karşın ne tür bir aksiyon alacaksınız? Okuduğunuz ya da dinlediğiniz her habere karşılık siz de kendinize bu tür sorular yöneltebilirsiniz. Eminiz ki cevap değişmeyecektir. Bu konularda yapmayı planladığınız hiçbir şey yoktur, olamaz da. Çünkü verilen bilgi sadece bir yerden bir yere taşınmak için veriliyor; üzerinde düşünmek, çıkarsama ya da açıklama yapmak için değil. Enine boyuna bilgi sahibi olmak için değil; haberleri sadece duymuş olmak için.

Ekonomi haberciliği bize son derece yabancı ve hiç bir işe yaramayan sayılardan oluşan bir dünya yaratmış görünüyor; parça parça ve süreksizlikten oluşan, zamanın ve dikkatin bölündüğü kendini beğenmiş bir dünya.



Ekonomik teorilerin çok yönlü niteliği



Belli bir konuda birbirine taban tabana zıt düşünceleri savunan veya yorum yapan ekonomi yorumcularına farklılığın nedenini sorduğunuzda alacağınız cevap ekonomi teorilerinin sabit olmadığı, modellerin farklı varsayımlarda farklı sonuçlar verdiği, piyasaların yapısının değişken olduğu şeklinde olacaktır. Elbette doğru ama bu yanıt başka bir ekonomiste verilebilecek niteliktedir; sıradan bir vatandaşın anlayacağı bir dille verilmiş yanıt değildir. Emin olun, bu yanıtı verecek çok fazla uzmana rastlayamazsınız. Çünkü hiçbir ekonomi yorumcusu, sokaktaki insanın psikoterapisti ya da rehber öğretmeni değildir. Onlar bildiklerini söylerler ve giderler. Amaçları, uzman bilgilerinin yatırımcıların kararlarının önüne geçmesini sağlamaktır. Ama sokaktaki insanın bu tür bilgiyi kendi yaşam dünyası içine yerleştirmesi kolay değildir.

Ekonomi yorumcularının ekonominin belli dallarında uzman oldukları kesindir. Fakat ekonomi bilimi son derece geniş bir bilgi sistemine sahip olduğu için kişilerin uzman bilgisi daima sınırlıdır. Hiçbir ekonomi uzmanı, muazzam derecede karmaşıklaşmış ekonomi biliminin birkaç ufak bölümünden fazlası üzerinde gerek bilgi gerekse biçimsel yeterlilik anlamında bilgi sahibi olması mümkün değildir.

Bugün artık hiçbir şeyin sır olmadığına inandırılsak bile bu doğru değildir. İlkel toplumlarda tüm bilgi kişinin yaşadığı yerel çevrede yaşamanın gereklerine uyarlanmış biçimdeydi. Bugün televizyon kanallarında dinlediğiniz ya da gazete haberlerinde okuduğunuz hangi ekonomi yorumu için bunu söyleyebilirsiniz? Yanıtı vermekte zorluk çekiyorsanız daha basit bir sorunun yanıtını vererek başlayabilirsiniz: Acaba elektrik düğmesine bastığınızda elektriğin teknik olarak ne olduğunu biliyor musunuz?

Ekonomi yorumcularının bizlerin faydasına sundukları bilginin günlük yaşamın süzgecinden geçmediği oldukça açıktır. Fakat buradaki temel sorunun sokaktaki vatandaşın eğitim sorunu olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Kendi arabanızı onarmayı, evinizin su tesisatını yenilemeyi, çatınızı aktarmayı yapamamanızdaki temel sorun neyse ekonomik yorumları günlük hayatın içine koyamamak için de aynısı geçerlidir. Finansal okuryazarlık kilit meseledir.

Fakat sokaktaki vatandaş nedense çözümü finansal okuryazarlığını arttırmakta değil de "hepimiz sıradan insanlarız" şeklinde savunma yapmakta bulur. Yani bilgisizliğe karşı pragmatik bir kabulleniş tutumu takınır. "Benim tek başıma yapabileceğim bir şey yok" savunması ile de risk çok küçükmüş gibi algılanır. Oysa sokaktaki insanın bu tür kabullenişindeki risk oldukça yüksektir. Ekonomik hayatın kişiler tarafından yönetilememesi "tüyo" bekleyen, kurun ne zaman yükseleceği konusunda içeriden bilgi bekleyen ya da altın fonlarına fiziki altına yatırım yaptığını sanarak para yatıran yatırımcı profili ortaya çıkarır. Bilgisizliğe karşı verilen savunmanın yarattığı psikolojik maliyetin ne kadar yüksek olduğu yapılan yatırımlar sonrası oluşan zararın ardından ortaya çıkar.

Ekonomi yorumcularının gün boyu televizyon kanalları veya yaygın medya aracılığıyla bizlere sundukları bilgi bölük pörçük ve tutarsızdır. Bu tür bir ekonomi bilgisi meslektaşlar, arkadaşlar veya yakın kişiler arasında birinden diğerine aktarılan dönüşümlü bilgiden başka bir şey değildir. Buna karşın sokaktaki vatandaşın mücadeleci girişimden kaçınma şeklindeki davranış kalıbı mutlak duygulara yol açar. İyimserlik veya kötümserlik gibi pragmatik kabulleniş biçimleri yaratır. Bunların sonucunda da kayıplar oluşur.

Üniversite öğrencisi Michael Sveda ateş düşürücü bir kimyasal üzerinde çalışırken elindeki sigarayı yere düşürür. Sigarayı tekrar ağzına götürdüğünde üzerinde çalıştığı maddenin tatlı olduğunu fark eder. Siklamet (cyclamate) o günden bugüne dünyanın en yaygın tatlandırıcılarından biri olarak kalır. Fakat tartışmalar hiç bitmez. Önce güvenilir bir madde olarak tanımlanır. Sonra kanserojen denir. Sonra yiyeceklerde yasaklanır. Ardından içeceklerde serbest bırakılır. 1984'te kanserojen olmadığı belirlenir. Bir yıl sonra, sakarinle kullanıldığında kanserojen olduğu açıklanır. Kısa bir süre sonra, sadece yapay tatlandırıcı olarak kullanıldığında yararlı olduğu söylenir. Siklamet üzerine açıklamalar biz bu kitabı yazarken hala devam ediyordu. Kısaca söylemek gerekirse ekonominin tüm teorileri siklamet gibidir, üzerlerinde kesin yargıya varmak kolay kolay mümkün olmaz.



Rakamların gizli dünyası



Birçok kişi, haberlerin doğal halleriyle değil de pazarlayanların çıkarlarını destekleyecek şekilde verildiğinden endişeli. Yani birilerinin bu haberler üzerinden haksız çıkar elde ettiği düşünülüyor. Bu yöndeki kontrol ve denetimlerin eksik olması ekonomi haberciliğini çılgın bir arenaya çevirmiş durumda. Herhangi bir yorumcunun kendi servetine servet katacak bir haber ya da yorum yapması artık çok kolay. Mesela muhtemelen hisse senetlerine yaptığı yatırımdan istediği kazancı elde edemeyen bir ekonomi muhabirinin, "Yatırımcı daha fazla risk almalı" başlıklı bir haber pazarlaması gibi. Kontrol altında tutulmayan bu tür bir habercilik tek bir sonuca ulaşır: Suç!

Sosyal kuramcılar, suç bilimciler ve sosyologlar 1990'lı yıllara kadar ABD'li sosyolog Robert Merton'un izinden gitmişler ve suçun açgözlülük ve yoksunluk ile ilişkili olduğunu düşünmüşlerdi. Bu düşünceye göre suç eksik aile geçmişi ve yetersiz ekonomik koşullara bağlıydı. 80'li yılların sonunda UCLA Üniversitesinden genç bir sosyolog olan Jack Katz Amerikan tarihinin önemli suçlularının hayatını incelerken herkesin gözünden kaçan bir şeyi yakalar: Azılı suçluların birçoğu klasik yaklaşımın belirttiği yoksunluk ve açgözlülüğe sahip değildir. Konuyu biraz daha derinlemesine incelediğinde Katz kriminoloji biliminin akışını değiştiren "enfes suç" teorisini geliştirir. Katz'a göre suçluları asıl yönlendiren farklı olma, ünlü olma, sınırları aşma yönündeki ezici isteklerdir. Heyecan, zevk ve cesaret suçun yeni anlamıdır. Suç, ötekilerden üstün olduğunu göstermenin bir ifadesidir. Ötekileri kurnazlıkla yenmek ve oyunun kurallarını kendi lehine çevirerek başkalarından üstün olduğunu göstermek insanları aldatma isteğinin temel amacıdır. Sanıyoruz Katz'ın Kültürel Kriminolojinin temeli sayılan bu teorisinde, kapitalizmin duyguları bastırmayı kınayan doğasının etkili olduğunu söylemek hatalı bir çıkarım olmayacaktır.

İşte Katz'ın ortaya koyduğu enfes suçu bugün ekonomi haberciliği işliyor görünmektedir. Başarı, şöhret, statü ve haz arayışının sektörün bir kısmını kuralları çiğnemeye ve sadece duygusal olduğunu düşündükleri bu suçları işlemeye yönlendirmiş gözüküyor. Vicdanları ile aldıkları kararların klasik suç teorisi açısından duygusal suç olduğunu düşünseler de Katz'a göre enfes suçtur ve bir hırsızın ya da dolandırıcının yaptığından farkı yoktur. Tüm bu görüntüden şu sonuca ulaşmak oldukça kolaydır: TV kanallarında veya gazete köşelerinde yıllardır gördüğümüz ekonomi ve finans haberciliği, ötekilerden üstün olduğunu gösterme arayışından başka bir şey değildir. Ötekileri kurnazlıkla yenmek, oyunun kurallarını kendi lehine çevirerek bundan başarı ve statü elde etmek ve insanları aldatarak para kazanmak…

Ekonomiye uzak olan birçok kişi için göstergeler ve rakamlar üzerine yapılan yorumların ne kadar endişe verici olduğu bilinemez. Bir yorum ya da onun tam tersi, piyasa psikolojisine yön vermek açısından ne kadar etkili olur diye küçümsenebilir. Ama iyi bilinmelidir ki küresel ekonomi bu rakamlarla yürür. Tüm zenginlik bu rakamlar üzerine kurulan piyasalardan gelir.

Amerika’nın en ünlü suçlularından John Allen'ın şu sözü ekonomi haberciliğinin enfes suçu neden işlediğini anlatıyordur herhalde: "Kadın ticareti iyi bir para kazanma yoludur; narkotik ise en hızlı. Ama yine de en iyi ve en güvenli para kazanma şekli sayılardır."



Ekonominin istatistiksel yalanları



İstatistikler hayatımızın bir parçası artık. Her gün onlarcasını duyup kararlarımıza dayanak yapıyoruz. Böylece daha doğru kararlar vermiş oluyoruz. Ama kafamızı kurcalayan bir şey de var. İstatistiklerin yalan olduğu düşüncesi. Gerçeği çarpıtarak anlatarak rayından çıkmış treni hala rayında gösterebildikleri realitesi. İstatistiklerin gerçeği gizleyen doğası daha önce birçok krizde karşımızı çıkmıştı. O nedenle bundan kimsenin şüphe duyduğu yok. Yalan olduğunu çoğu zaman bilsek de kullanmayı ihmal etmiyoruz.

Ekonomi bilimine bir de istatistiğin ikircikli doğası eklendiğinde ortaya daha da karmaşık ve çözülmesi zor bir durum çıkıyor. Ekonomi ve istatistiğin düet yaptıkları bu durumların bazılarına daha yakından bakalım.

1- Enflasyon Oranı

Bir ülkedeki mal ve hizmet fiyatlarının yükselişini gösteren orandır. Vakti zamanında o kadar yüksekti ki, halk tarafından canavar olarak tanınmış; Van Gölü’ndekinin kuzeni, Lochness'tekinin bacanağı, trafiktekinin eltisi sanılmıştı. Japonya son on yıldır yükselsin diye dua ederken biz düşmesi için dua etmiştik. Sonunda düşürmeyi başardık da. Fakat hesaplamasında deve etinden golf sopasına bizi ilgilendirmeyen yüzlerce şeyin fiyatının kullanıldığını öğrenince "teessüf ettik, kınadık". Ama elimizden başka bir şey gelmedi. 2013 yılında %7,5 enflasyon oranı yakaladık. Çocuklar gibi sevindik. Ama Dünya Bankasının verilerini görünce bir kere daha lanet ettik. Çünkü bu oran bizi dünya sıralamasında ancak 141. sıraya koymuştu. Yani enflasyon oranı en düşük 141. ülkeydik. Pes artık!

Enflasyon oranı ekonomistlerin kullandığı en büyük yalanlardan biridir. Kanıtını da geçen yıllarda Nobel Ekonomi Ödülü kazanan Robert Shiller yapmıştır.

Shiller, bir dizi soru hazırlayıp önce halka sonra ekonomistlere sorar. "Enflasyon sizi fakirletir mi" sorusuna sokaktaki vatandaşın %77'si evet demişti; oysa aynı soruya evet diyen ekonomistlerin oranı sadece %12'ydi. "Enflasyon gelecek için endişe verir mi" sorusuna ise sokaktaki adamın %66'sı evet demişti; ekonomistlerin ise sadece %5'i. Shiller'in yaptığı anketle ortaya çıkardığı açı gerçek şuydu: Enflasyon sadece halkı tedirgin ediyor; ekonomistlerin umurunda bile değil.

"Enflasyonsuz yaşamayı öğrenmemiz lazım" sözünü duyarsanız, maaşınıza zam yapılmayacağını anlayabilirsiniz.

2- Milli Gelir

Bir ülkenin zenginliğinin en önemli göstergesi sayılır. Üretilen mal ve hizmetlerin toplam değeridir. Son zamanlarda bir gecede arttığı görülür olmuştur. Akşamdan sabaha verilecek hizmetlerin önemli kısmı özel hayata girerken, milli gelir hesabına konu olması şaşırtıcıdır ya, neyse. Fakat milli gelir bu hızla artmaya devam ederse, haşa huzurdan, para bolluğundan yakında herkes çıldırabilir.

Acı bir gerçek var ki, milli gelir rakamından en zengin bin kişinin katkısını çıkar, geriye gelir falan kalmaz. Yani kısacası, herkes yüksek olmasını istese de önemli olan boyu değil işlevi.

3- Kişi Başına Düşen Milli Gelir

2003'te 3.500 dolarken şimdilerde 11.000 dolar kişi başına düşen milli gelirimiz var. Herkesin geliri artmış görünüyor. Ne dersiniz?

Diyelim ki küçük bir adada üç kişi yaşıyor. Bunlardan biri işçi ve geliri 10 lira. Diğeri memur ve geliri 10 lira. Üçüncüsü bir telefon üreticisi ve geliri 150 lira. Bu durumda bu adanın milli geliri 150 liradır. Kişi başına milli gelir ise 50 lira. Şimdi bu adada dördüncü bir kişi olduğunu ve bu kişinin de başbakan olduğunu düşünelim. Başbakan, halkı olan bu üç kişiye "sizin kişi başına milli geliriniz 50 liradır" dese, işçi ve memur "nerede bizim 40 liralarımız öyleyse" demezler mi? Muhtemelen diyeceklerdir. Öyleyse yanıtlanması gereken soru şudur: Kişi başına milli gelir hangi kişiye düşüyor?

820 milyar dolarlık milli gelirimizi 75 milyonluk nüfusumuza bölünce çıkan bu rakama gelin biraz daha yakından bakalım. Bu ülkede 820 milyar dolar milli geliri kimler yaratıyor dersiniz? Yaklaşık 22 milyon öğrenciye sahibiz ki, bunların milli gelire "1 kuruş" katkısı yok. Peki, 5 milyon işsizin var mı? Ya 10 milyon yeşil kart sahibinin? 10 milyon emeklinin var mıdır sizce? Yoktur, olamaz da. Yani 47 milyon kişinin çok açık bir şekilde milli gelire katkısı olması teknik olarak imkansızdır. Ülkemizde sigortalı olarak çalışan kişi sayısı 18 milyondur. Yani bu 820 milyar dolarlık milli geliri yaratanlar topu topu 18 milyon kişidir. (Kalan 10 milyon kişi istatistiksel olarak belirlenemediğinden hesaplamamızda elimine edilmiştir.) İşte şimdi can alıcı noktaya geldik. 820 milyar doları 18 milyon kişi yarattığına göre kişi başına milli gelir 46.000 dolar olmalıdır. Milli geliri yaratan 18 milyon çalışanın yarısı asgari ücretlilerden oluşuyor. Eğer kişi başına milli gelir 46.000 dolar oldu derseniz, asgari ücretli 9 milyon kişi şöyle der: "Sen Rahmi Koç'la benim gelirimi toplayıp ikiye mi bölüyorsun; demek ki sen beni aldatıyorsun!"

4- İşsizlik Oranı

İşsiz sayısını işgücüne bölünce bu oranı buluyoruz. Şu an bizde %10'lar seviyesinde. Duyunca insanın aklına hemen şu geliyor, halkın %10'u işsiz. Ama hiç de öyle değil. Yeşil karta sahip olanların oranı %20'ler seviyesindeyken, işsizlik oranı nasıl %10 olur? Olur, bal gibi olur. Çünkü hesabı şeytanın aklına gelmeyecek yöntemle yapılıyor. Son üç ayda bir saat bile çalıştıysan işsiz değilsin artık. İş arama isteğini kaybettiysen bu orana girme hakkını da kaybettin demektir. Tuhaf değil mi? Ekonomin çamura batmış, adam iş aramış aramış bulamamış, demiş ki "severim ben böyle aşkın ızdırabını"; sen adamı işsiz bile saymıyorsun.

Akşam haberlere bakıyorsun, 100 kişilik iş için on bin kişi başvurmuş, aklın karışıyor bu nasıl istatistik diye. Kabaca hesaplayalım. 24 milyon çalışan, 3 milyon işsiz var. Geriye kalıyor 51 milyon kişi. Eee, bunlar nerede?

5- Tüketici Güven Endeksi

Ekonomik gidişata halkın bakışını gösteren faydalı bir endeks zannedersin ama özü şudur. Tüketici güven endeksi arttıysa halk ekonomiye güveniyor demektir. Gelecekte işlerin daha iyi olacağı, işsizliğin azalacağı, gelirlerin artacağı, istikrarın olacağı falan sanırsın. Çok safsın. Çünkü tüketici güven endeksi arttıysa bunun tek bir anlamı vardır. Tasarruflar azalacak harcamalar artacak demektir. Düşerse de kötüdür, hem de en kötüsü. Çünkü o zaman da herkes tasarruf edecek, parasını biriktirecek demektir. Anlaşılacağı üzere ekonomiye güven olan yerde tasarruf gibi bir erdem maalesef olmuyor.



Ekonomistlerin yaptığı 10 düşünce hatası



Ekonomi yorumculuğu giderek faydasızlaşan bir alana dönüşüyor. Yorumculuk adına yapılan şey ahkam kesmekten başka bir şey değil. Yatırım kararları için ekonomistlerden faydalanan yatırımcının olduğunu düşünmek bile hata. Kendileri çalıp kendileri oynuyorlar şeklinde bir ortam var. Peki ama neden böyle?

Ekonomi yorumcularının içi boş laf kalabalığı yaratmalarının arkasında birçok mantık ve düşünce hatası sayılabilir. Bunlardan en önemli on tanesini sizler için derledik. Tabi kolay anlaşılması için içine biraz mizah ekleyerek.



1- Sonsuz gerileme hatası
Mesela bugünkü manşetlere bir göz atalım: "Emtiada düşüşün sonuna yaklaşıldı... İngiltere'de konut fiyatları yükseldi... Türkiye'de tüketici güveni arttı..." Peki ama neden böyle oldu?

Felsefede sonsuz gerileme denilen kavrama göre, bir ifade gereken nedeni açıklıkla söyleyemiyorsa, gerçek nedeni bulmak için "Neden" sorusunu sonsuz kere sormamız gerekir. Bu tür basit açıklamalarla ekonomi tam olarak anlaşılamaz ve nedenselliğin daha derinden sorgulanması gerekir. Ekonomi yorumcuları böyle basit ifadelerle tüm nedenselliğin anlaşıldığına dair bir saplantıya sahiptirler. Aşağıdaki fıkra bu hatayı basitçe özetliyor:
Öğrenci, hayat koçuna sorar: "Dünyayı Atlas taşıyorsa, Atlas'ı ne taşıyor?"
Hayat koçu cevap verir: "Kaplumbağa."
"İyi de, kaplumbağa neyin üstünde duruyor peki?"
"Bir diğer kaplumbağanın."
"Peki, o kaplumbağa neyin üstünde?"
"Sevgili çekirge, ondan sonrası ta dibine kadar hep kaplumbağa!"

Yani, "Türkiye'de tüketici güveni arttı."
"Neden?"
"Ekonomimiz düzeliyor da ondan?"
"Neden düzeliyor?"
"Zaten hep iyiydi, hep iyiydi, hep iyiydi,..."
2- Yeter sebep ilkesi
Önceki haberden devam edelim. "Türkiye'de tüketici güveni arttı." Mantık yürütme esaslarından Yeter Sebep İlkesine göre, birden fazla seçeneğin olduğu durumlarda neden birinin değil diğerinin gerçek olduğuna dair bir açıklama bulunmalıdır. Eğer tüketici güveni arttıysa, neden azalmadığının da bir açıklaması olmalı. Fakat gerçek sebebin ne olduğu maalesef anlaşılamıyor. Aşağıdaki fıkra bu hatayı oldukça güzel anlatıyor:
Doktor, kadına altı ay ömrü kaldığını söyler. Kadın, "Yapabileceğim bir şey var mı?" diye sorar.
"Var," der doktor. "Bir ekonomistle evlenebilirsiniz."
"Hastalığıma ne faydası olacak bunun?"
"Hastalığınıza bir etkisi olmaz," der doktor. "Ama kalan altı ayınızı sonsuza dek uzuyormuş gibi hissetmenizi sağlayacaktır."

Öyleyse her eve bir ekonomist!
3- Belirlenimcilik hatası
Son günlerde her yorumun tuzu biberi Fed'in faiz arttırma kararı. Her yorum bir de Fed faiz arttırırsa olasılığı ile yeniden yorumlanıyor. Sanki piyasanın özgür kaderini Fed çiziyormuş gibi bir algılama içinde ekonomistler. "Yani aslında işler iyi ama, bozarsa Fed bozar..." türünden deterministik bir algılama var. Her dönem olduğu gibi: Euro krizi, parasal gevşeme, konut fiyatları vs. Fıkra ekonomistlerin düşünce hatasını gayet iyi özetliyor:
Musa, İsa ve sakallı bir ihtiyar golf oynuyormuş. Musa uzun mesafeli bir atış yapmış; top çim alana inmiş ama dosdoğru gidip yapay gölcüğe yuvarlanmış. Aynı anda Musa sopasını kaldırmış, gölün suları ikiye yarılmış ve top yoluna devam edip çimlere ulaşmış.
Sonra İsa atışını yapmış. Onun topu da göle gitmiş ama tam içine düşecekken havada asılı kalmış. İsa gitmiş, suyun üzerinde yürüyüp topu almış ve yeşilliğe bırakmış.
Sıra sakallı ihtiyara gelmiş. İhtiyarın vurduğu top doğrudan çitlere çarpıp yola fırlamış, o sırada yoldan geçen bir kamyondan sekip gerisingeri golf sahasına yönelmiş. Bu top da göle gidiyormuş ama gitmemiş, çiçeklerin arasına düşmüş. Çiçeklerin arasındaki bir kurbağa topu görür görmez atılıp ağzına alıvermiş. Tam o sırada bir kartal süzülerek gelmiş ve kurbağayı kapmış ve yükselmiş. Kartal, pençelerinde kurbağayla golf sahasının ucuna doğru ilerlerken kurbağa topu ağzından bırakmış ve top süzülerek doğrudan deliğe girmiş.
Bunun üzerine Musa, İsa'ya bakmış ve "Babanla golf oynamayı hiç sevmiyorum," demiş.

Ekonomistlerimiz de piyasaların babası Fed olmasa o kadar güzel yorumlayacaklar ki...

4- Süreç felsefesi hatası
Ekonomistlerin en sevdikleri yorumlardan biri de kendi söylediklerinin gerçekleştiğini söylemekten bıkıp usanmamalarıdır. Hem her şeyi bilirler, hem de tutturunca sevinirler. Tıpkı süreç felsefesi doktrinini anlatan şu fıkrada olduğu gibi:
Kazım, dükkanında çalışırken yukarıdan gür bir ses işitir: "Kazım, işini devret!" Kazım aldırmaz ama aynı ses günlerce devam eder: "Kazım, işini üç milyona devret." Haftalar sonra Kazım pes eder ve işine devreder.
Aynı gür ses bu sefer, "Kazım, Las Vegas'a git," der.
Kazım boyun eğer, Las Vegas'a gider ve bir kumarhaneye girer.
Ses, "Kazım," der, "Yirmi bir masasına git ve tüm parayı tek elde oyna."
Kazım tereddüt eder ama yine kabul eder. Krupiye dağıtır, Kazım'a 18 gelir.
"Kazım kart al!"
Kazım kart ister ve önüne bir as gelir. On dokuz... Derin bir nefes alır.
"Kazım, bir kart daha al."
"Ne?"
"BİR KART DAHA AL!"
Kazım bir kart daha alır ve yine bir as gelir. Elinde 20 vardır şimdi.
Ses bir kez daha, "Kazım, bir kart daha al!" diye buyurur.
"20 var elimde yahu!" diye bağırır Kazım.
Ses iyice gürler: "KAZIM BİR KART DAHA DEDİM!"
Krupiye bir kart daha verir ve yine as.
21!
Yukarıdaki ses gürler: "Vay be!"

Yani canım kardeşim, madem ekonomistsin her şeyi biliyor olmalısın, tutturunca sevinç gösterisi yapmana gerek yok ki!
5- Mantık dışı akıl yürütme hatası
İnsanlar hisselerini satıp kaçarken bizim ekonomist, "Bunlar tepki satışı" deyip çıkar işin içinden. Gören üç-beş bin hisse satıcısıyla konuştuğunu sanır. Nalıncı keseri mantığı da denilen mantık dışı akıl yürütme hatasını şu fıkra güzel açıklıyor:
Bir ekonomist, bara girer ve üç bira ısmarlar. Her bardaktan da sırayla birer yudum alır ve sırayla bardakları bitirir. Ardından üç bira daha ısmarlar. Meraklanan barmen, "Her seferinde bir bardak alıp içsen, diğerleri ısınmaz," der.
Bunun üzerine ekonomist, "Biliyorum," der. "Ama benim iki yakın arkadaşım var; biri Foreks şirketinde, diğeri Borsa'da. Birbirimizden uzak olduğumuzda hep böyle içeceğimize söz verdik. Yani bardakların ikisi arkadaşlarım, birisi benin için."
Derken günün birinde ekonomist yine bara gelir ve bu sefer iki bardak bira ister. Barmen üzüntüyle, "Başınız sağ olsun," der.
Ekonomist gülümser, "Yok, yok, arkadaşlarım hayatta. Yalnız ben din değiştirip Mormon oldum; o yüzden alkolü bıraktım."
6- Analojiye dayanan tümevarımlı kanıtlama
Felsefenin, evren bir saat gibi işlediğine göre, bir de saatçi olmalıdır ilkesi piyasa yorumcuları için de geçerlidir. Onlar da piyasaların hep bir gizli el tarafından dengeye ulaştığını varsayarlar. İki sonuç benziyorsa nedenleri de benzer olmalıdır düşüncesi, piyasalar sıkışınca masaya hep Keynes kartının çıkarılmasının da nedenidir. Tıpkı şu fıkrada anlatıldığı gibi:
90 yaşında bir ekonomist doktora gider ve "Doktor," der, "18 yaşındaki karım hamile."
Doktor, "Size bir öykü anlatayım," der. "Adamın birisi ava gitmiş ama yanına tüfeğini alacağına dalgınlıkla şemsiyesini almış. Birden bir ayı saldırınca adam can havliyle şemsiyesini doğrultmuş, ateş etmiş ve ayıyı vurmuş."
"Ama imkansız bu, doktor," demiş ekonomist. "Mutlaka başkası vurmuştur."
Doktor yanıt verir: "Ben de onu diyordum."

Bebeğim, görünmez el diye bir şey yok, yemişler seni. Görünmeyen çakallar, ayılar ve sırtlanlar var...
7- Post Hoc Ergo Propter Hoc yanılgısı
Bir şey diğerini izlediğine göre, o şeyin diğeri yüzünden olduğunu varsayma hatasıdır. Kısaca "Bundan sonra öyleyse bundan dolayı." Enflasyon artmış, demek ki para arzından; dolar yükselmiş, demek ki Fed'in faiz arttırımından; ihracat düşmüş, demek ki kurlardan... Ekonomistlerimizin her olana bir yanıtları vardır mutlaka. Şu fıkrada anlatıldığı gibi:
Yaşlı bir ekonomist genç bir kızla evlenir. Birbirlerini çok sevmelerine rağmen ekonomist ne denerse denesin eşini bir türlü orgazma ulaştıramaz. Sonunda bir doktora danışmaya karar verirler. Doktor şöyle bir öneride bulunur: "Güçlü kuvvetli bir delikanlı bulun. Siz sevişirken bu delikanlı bir havlu alıp sağa sola sallasın. Bu hanımın fantezi kurmasına yardım edecek ve mutlu sonu sağlayacaktır."
Eve giderler ve doktorun tavsiyesini uygularlar ama işe yaramaz. Çift yeniden doktora başvurur. "Peki," der doktor, "O zaman tersini deneyelim. Delikanlı hanımla sevişsin, sen üzerlerine havlu salla."
Çift doktorun önerisine yeniden uygular ve mutlu son gerçekleşir. Yaşlı ekonomist kızgınlıkla delikanlıya bakar ve "Akılsız," der, "havlu işte böyle sallanır!"

Bir kere de, "Bilmiyorum" de be kardeşim, vallahi dişimi kıracam!
8- Argumentum Ad Verecundiam (Otoriteye başvurma) yanılgısı
Ekonomistlerimiz öne sürdükleri savlara destek için bir güç sahibine dayanmayı ve ondan alıntı yapmaya bayılırlar. Fed Başkanı da onlar gibi düşünüyordur, Keynes de, Merkez Bankası Başkanı da. İşin gülünç tarafı, öne sürülen düşüncede, aksini gösteren kanıtlara rağmen otorite tek merci olarak kabul edildiğinden herkes o düşünceye boyun eğmek zorundadır. Yani ekonomistin görevi her sıkıştığında bir otorite bulmaktır. Tıpkı fıkradaki gibi:
Adamın biri papağan almak için bir dükkana girer. Satıcı en değerli papağanları gösterir ve "Bu," der, "5.000 lira, şuradakiyse 10.000 lira."
"Vay canına," der adam. "5.000 liralık papağan ne yapabiliyor acaba?"
"Doların ne zaman yükseleceğini her zaman doğru bilir ve söyler."
"Ya öteki?"
"GARAN'ın ne zaman alınacağını tam isabetle bulur... Yalnız arkada bir papağan daha var, onun fiyatı 30.000 lira."
"Yuh," der müşteri. "O neyi doğru biliyor peki?"
"Valla," der dükkan sahibi, "Ben şimdiye kadar bir şeyi doğru bildiğini hiç duymadım. Ama diğer ikisi ona 'Ekonomist' diyorlar.

Yürü be ekonomist!
9- Deneycilik
Ekonomi yorumcularının en yaygın yorumlama şekillerinden biri de zaten herkesin görebileceği basit şeylere karmaşık yorumlar getirmeleridir. Enflasyonun ya da faiz artışının bir halk için ne ifade ettiğini hemen herkes bilir. Ama onlara sorarsan bir tek kendileri bilir:
Kasabanın arterit tedavileriyle nam salmış sahte doktorunun kapısında kuyruk oluşmuştur. Bastonuna yaslanmış, belden yukarısı tümüyle eğik bir kadın ayaklarını sürüyerek gelir, doktorun odasına girer ve başı yukarıda, bedeni dimdik dışarı çıkar.
Kuyrukta bekleyenlerden biri, "Bu bir mucize," der. "Eğik girdiniz ve dimdik çıktınız. Ne yaptı size doktor?"
"Daha uzun bir baston verdi."

Eğer para kazanıp pazara alışverişe giden biriyseniz, hiçbir okul okumasanız da faizin ya da enflasyonun ne olduğunu siz de bilirsiniz. Ekonomiste hiç gerek yok.
10- Fenomenoloji hatası
Ekonomistler de tıpkı felsefeciler gibi soyutlamanın doruğuna uçuşun ardından gündelik yaşam deneyimine yumuşak iniş yapmayı oldukça iyi bilirler. Fenomenoloji hatasına göre ekonomistler insan hayatını nesnel bir veri olarak değil, yaşandığı haliyle anlamaya çalışırlar. Yoksulluktan hiç rahatsız olmazlar mesela; asıl sorun kişi başına düşen gelirdir onlara göre. Kişi başına gelir arttıysa fakirlik bitmiştir; 20 milyon kişi asgari ücretliymiş, hiç mühim değil, kişi başına milli gelir on bin doları aşmış."
"Doktor Hanım," der kadıncağız utana sıkıla, "cinsel bir sorunum var, kocam beni tahrik etmiyor."
Doktor Hanım, "Soyunun beyefendi," der. "Şimdi şöyle bir dönün... Hım, tamam, şimdi şuraya bir uzanın... Hı hı... Anlıyorum... Tamam, giyinebilirsiniz."
Adam giyinirken doktor hanım, kadını yanına çeker: "Sağlık sorununuz yok sizin," der. "Kocanız beni de tahrik etmedi."

Değerli ekonomist kardeşim, vallahi yanlış anlama ama, inan hiç "tahrik" etmiyorsun!


Piyasa uzmanı denilen ara sınıf



Ekonomi basınının gelişmesiyle birlikte piyasa uzmanlarının da sayısı artıyor. Artık hangi ekonomi kanalını açsak, piyasalarla ilgili hangi internet sitesini tıklasak karşımıza bir uzman çıkıyor. Birçoğu şirket çalışanı; kendi ifadeleriyle söylersek piyasa profesyoneli. Yani insanlara bir taraftan şunu alın, bunu satın derlerken; bir taraftan da kendi şirketleri için alım satım işlemleri yapıyorlar. Piyasa dinamikleri açısından son derece tehlikeli bir durum. Dünyada da belli ölçülerde ses çıkarılmadığı için piyasa profesyonellerinin televizyon ve gazetelerin kadrolu yorumcusu olmasına karışılmıyor. Peki ama bu profesyoneller gerçekten yetenekli insanlar mı? Söylediklerine ne kadar güvenebiliriz?

Öncelikle profesyonellik kavramına açıklık getirelim. 20.yüzyılın fenomenlerinden olan profesyonelleşme basitçe şu anlama geliyor: Bir iş için kapıda bekleyen 100 kişi varsa, bu kişilerden neden farklı olduğunuzu göstermeniz gerekir. İşte, kendinizi bu tanımlama şeklinize profesyonellik deniyor.

Bizim piyasa profesyonellerimizin özgeçmişlerine baktığımızda profesyonellikleri belli akademik dereceleri elde etmek için ortaya koydukları bilimsel tezlerle sınırlı. Bu tezleri okuduğunuz zaman hiçbir şey anlamazsınız. Karmaşık matematik ile sağlanan denklemsel çözümlemeler ve bunlar üzerine yapılan buram buram abartılı bilimcilik kokan çıkarımlar. Yazdıklarını herkesin anlamasını bekliyorlar belki ama ne kastetmiş olduklarına dair muğlak bir sezgiden başka bir şey varsayamıyorsunuz. Kullanılan karmaşık sözcük dağarcığının ekonomi bilimi açısından hiçbir şey ifade etmediği açıktır. Ayrıca abartılı matematik için filozof Barbara Ehrenreich'in yorumu düşündürücüdür: "Bu karmaşık matematik, profesyonel yönetici sınıfın üyelerinin çocukları kadar kapsamlı bir hazırlıktan geçmemiş daha az varlıklı kesimleri dışarıda tutmak için bir engel olarak kullanılır." Eğer gerçek buysa durum daha da vahim. Özetle, tüm bu karmaşık tezlerle geri kalan 99 kişiye eleyen kişilere piyasa profesyoneli diyoruz.

İş, profesyonellerin akademik düzeydeki parlaklıklarını piyasaya aktarmaya geldiğinde büyük bir akıl sıçraması karşımıza çıkar. O karmaşık teorileri ortaya koyan dahi(!) gitmiş, yerine basit bir hikaye üzerine finansal astroloji ekleyen uzman gelmiştir. Mesela geçenlerde okuduğumuz şu yorumda olduğu gibi: "Demokrasinin standartları yükseltilmeli. Bist teknik olarak dikkat edilmesi gereken 200 günlük hareketli ortalama 77,700 ve 75,500, bu destekler kırılmamalı. Kırıldığı anda kısa vadeli yükselen trend bozulur." 13-15 yaş grubundaki çocukların münazara sınıflarında yapabilecekleri bir çıkarım ve üzerine teknik analiz, yani bilimsel falcılık.

Tüm piyasa yorumcuları aynı formülü kullanır: Basit bir politik yorum ve üzerine ayrıntılı teknik analiz. Bu davranış şekli, belirli bir bilginin tekelleştirilmesi ve bilginin sıradan insanın erişemeyeceği gizemli bir hale getirilmesidir. Astroloji ve matematiğin bileşiminin ne işe yarayacağı konusunda birbirlerine bakan sıradan insana da, "bu çıkarım nasıl yanlış olabilir; baksana ne kadar teknik ve anlaşılmaz" açıklaması yapılır gibidir. Piyasa yorumcusu, piyasanın öngörülemez rastlantısallığına merkezi bir rol tayin ederek bu durumlara cevap verme kapasitesi gelişmiş olan bir kişi rolündedir.

Bir ekonomi ya da piyasa yorumcusunun sıradan insanın ne olup biteceğini anlayabilmesi için yorum yapması gerekmez mi? Burnu büyüklükle sunulan bu teknik jargona gerek var mı? Aslında ekonomi bilimi oldukça basit bir işleyişe sahiptir. Mutfağınızda bir su sızıntısı varsa gelen tesisatçıdan aklını ve mesleki bilgisini kullanarak sızıntının kaynağını bulmasını beklersiniz. Bunun dışında herhangi bir öneriyi asla kabul etmezsiniz. Eğer bizim ekonomi yorumcularımızı patlayan bir boruyu tamir etmek için eve çağırıyorsanız şu yanıta hazır olmalısınız: "200 günlük su hareketlerinizin ortalamasına bakıldığında, biraz dikkat ederseniz bu boru patlamayabilir..."

İroni, karamizah ya da ne derseniz işte o. Fakat bir şey çok önemli. Sıradan insana karmaşık gelen bu ifadeler sanki herkesin anlaması gerekiyormuş gibi yayılmaya başladığında aklın terk edilmesi başlıyor demektir. Sıradan insanları, yalnızca yorumcuların bakış açılarına teslim etmek ve bekledikleri doğruyu verememek daha büyük bir maliyet olarak karşımıza çıkacaktır. O andan sonra sıradan yatırımcının yapacağı tek bir şey vardır artık: Daha güzel gülümseyene güvenmek!

Ekonomistlerin giderek kalıplarla şekil verilen kurabiyelere döndüğü çok açık. Kullandıkları sözcükler ve ifade ediş biçimleriyle önerdikleri çözümlerin sözcüklerden başka bir şey olmadığı kurabiye ekonomist modelini yaratmışlardır. ,

Eğlenceli ekonomist



Bugün ekonomi basınımızı dikkatli bir gözle incelediğinizde yorum yapanların nasıl bir bilgisizlik içinde olduğunu kolayca fark edebiliyorsunuz. Eğlence programına gerek duymadan her gün birkaç ekonomi yorumu okuyarak kahkaha ihtiyacınızı giderebilirsiniz. Ama eğer ekonomiden pek anlamıyorsanız o zaman size önereceğimiz ekonomi yorumcularını twitter’dan takip edebilirsiniz. Ama sadece gülmek için değil. Çünkü yazdıkları komik olduğu kadar aynı zamanda ekonomi bilimi açısından kesinlikle doğru da.

1- Adem Simit (@ekonomiperver)
Günlük hayatı genel ekonomiye uyarlayan bir yorumcu. Kur, enflasyon, parite ve marjinal fayda gibi temel iktisadi tanımları bundan daha basit şekilde "Ekodiyalog"ta bile bulamazsınız. Ekonomik yorumlarından birkaçına göz atalım:

“Türkiye Ekonomisi: Burcum TL ama yükselenim Dolar (#Dolar: 2,70)"
"Bir şeyin, b*kunu çıkarmak = Marjinal faydasını eksiye indirmek."
"ÖSYM'nin sınav ücretlerine yaptığı %40 zam da enflasyona dahil mi?"
"Kardeşim sen iktisat okuyodun, ne demek geçim sıkıntısı çekiyorum?"
"Dolar 2,41 TL rekoru ile bir çok İİBF öğrencisinin not ortalamasının üzerine çıkmış oldu. Hayırlı uğurlu olsun :)"

2- Ali Ağaoğlu (@Para_Ali)
Ekonominin yüzyıllardır tartıştığı zenginlik ve yoksulluk çelişkisine ülkemize uygun açıklamalar getiren bir yorumcu. Yorumlarından birkaçını okuyarak bir türlü çözülemeyen emek sermaye çelişkisini bile anlayabilirsiniz:

"Fakirlerin sevgililer günü 29 şubat olmalı. 4 senede bir."
"Biz kimseyi yarı yolda bırakmadık, fakirlerin benzini bitti."
"Hayatta herşey para değil. Altın da güzel bir seçenek."
"Mutsuz falan değilsiniz. Sadece paranız yok, o kadar."
"Twitter kapanırsa helikopterle yurtdışına çıkıp tweet atar gelirim de fakirler nasıl okuyacak."

3- Ajans Başkanı (@AjansBaskani)
Ekonomik sistemi farklı olgular üzerinden eleştiren bir ekonomist. Yorumlarından bazıları şöyle:
"1 Mayıs en güzel evde kutlanır, şimdi iki kişi dışarıda kutlasan dünya para!"
"Allah rızası için artık çocuklara okullarda pazarlamanın 4P'sini öğretmeyin. 4P'mi kaldı ulan Amazon dağıttı o P'leri. Milleti zehirlemeyin."
"AFAD ekiplerini, yağmur yağar yağmaz ortaya çıkan, 5 liralık şeffaf şemsiye satan adamlardan kuracaksın."
"Sarayın 6 aylık ısınma bedeli 10 milyon TL! Kendimi giriş katında oturup, asansör parası ödeyenler gibi hissediyorum."

4- İktisadın Romantizmi (@smithmarxkeynes)
Finansal okuryazarlık adına harcanan onca çaba düşünüldüğünde bu ekonomistin yorumları birçok sorunumuza çare olabilecek türden. Yorumlarından birkaçı şöyle:

"Sadece 0.75 kuruş farkla Büyük Buhran ister misiniz?"
"Yurdum insanı durur mu yapıştırmış cevabı: Kur artsın nolacak ben hep 50 liralık alıyorum."
"Biz zengin olsak para tedavülden kalkar."
"Huzur IS - LM da. (J.M.Keynes)"
"laissez faire laissez passer = saldım çayıra mevlam kayıra"
"Hani 3 kuruşluk adamlara 5 kuruş değer veriyosunuz ya, bunu ekonomiye yaptığınızda o aradaki 2 kuruş enflasyona neden oluyo işte."


5- Bir İktisatçının Beyni (@iktisadibeyin)
Ülke sorunlarına ülke insanı yaklaşımıyla çözümler getiren belki de tek ekonomistimiz. Yorumlarından birkaçı şöyle:

"İnternet cafe de jenaratör var cocuklar counter atıyor; kaymakamlıkta jeneratör yok işlem yapılmıyor alın beni bu ülkeden."
"Doları düşürmek çok basit ya ver bana 1000$ bahtsiz bedevi bir insan olduğum için 1 haftaya kalmaz 2'nin altına düşürürüz."
"Şu pazartesi günlerini maliyet fiyatının altında satsan bile almazlar."
"Toplam faydayla marjinal faydanin kesiştiği gününüz mübarek olsun.(iktisatçının cuma tiviti)"
"Benim için birtanesin diye kendini monopol sanma senin de ikamen mevcut."
"Yalnız şunu da söyliyim para herşey demek aga kimse kimseyi kandırmasın iktisatçılar gibi delikanlı olun azcık."

Sizce bu yorumlardan biri dahi yanlış olabilir mi? Karar size kalmış. Gülmek istiyorsanız gün boyu piyasa ekranı adıyla dönen programları öneririz; yok ben ekonomiyi anlamak istiyorum derseniz, biz birkaç yorumcuyu önermiş olalım.



Ekonomistlere göre neden deprem oluyor?



Eğlenceli olan sadece sosyal medyadaki ekonomistler değil tabi ki. Ekonominin gelmiş geçmiş en şöhretli ekonomistleri de aslında son derece eğlencelidirler. Fikir ve kuramlarının zamana ve olaylara uyarlanması buna güzel bir örnektir. Mesela hayatımızdaki en önemli olgulardan biri olan depreme bakalım. Depremi haber veren bir sistemi maalesef hala hayata geçirebilmiş değiliz. Deprem korkusu evrensel bir korku olarak varlığını sürdürmeye bir süre daha devam edecek gibi görünüyor. Ekonomi bilimi hayatın her sorununa çözüm bulabileceği ile övünüyor. Ne dersiniz, acaba depreme de çözüm bulabilir mi?

Elbette ki!

Ekonomistlere göre deprem neden oluyor? İşte yanıtı:

Adam Smith
Camianın "Edim" değil "Adam" Smith olarak tanıdığı modern kapitalizmin fikir babasına göre depremin tek sebebi görünmez eldir. Zaten depremin olacağı evimize bedava ekmek ve makarna getiren iyi niyetli fırıncının gelişinden belliydi.
Karl Marx
Foucault'nun, "bu dünya insanlarının birbirleriyle şey etmesinin tarihidir," dediği Karl Marx'a göre depremin tek nedeni asgari ücretle çalıştırılan ve bir de üzerine bireysel emeklilik hesabı açtırılan işçilerdir. Zavallı işçi katkı payı ile parası buharlaşırken, katkı payı ile katı olan her şeyin buharlaşacağını da anlamış oluyor.
Ludwig von Mises
Ona göre Marx deprem işinden hiç anlamıyor. Depremin sebebi emeğin kapital ile yönetilmemesidir. Hatta bu hususta çok ciddidir: Her kim yaşamayı ölüme, mutluluğu çile çekmeye, huzuru ızdıraplara tercih etmekte ise üretim araçlarındaki özel mülkiyeti hiç tavizsiz savunmalıdır. Yani kısaca demek istiyor ki; ver malı ellere, vur popoyu yerlere!
John Maynard Keynes
Keynes'e göre depremin sebebi devletin müdahale etmemiş olmasıdır. Eğer devlet müdahale etseydi deprem olmazdı. Bu basın açıklamasının ardından kendisine, "Depremle devletin ne ilgisi var?" diyen gazeteciye de aynen şu yanıtı vermiştir: "Beğenmiyorsan, kendi teorini kendin yaz."
Milton Friedman
Bu sözden kendisine vazife çıkaran Friedman, Keynes'e tavır alarak aynen şöyle demiştir: "Depremin sebebi devletin müdahale etmesidir. Devlet müdahale etmeseydi deprem olmazdı." Bedava öğle yemeğinin olmadığını devletin müdahalesinden anlamış oluyoruz.
Thorstein Veblen
Veblen'e göre karakteri bozuk kültürsüzler, gösteriş amaçlı tüketim, özel mülkiyet ve parası bol aylaklar depremin alametidir. Veblen oldukça karamsar bir ekonomisttir. Artık küçük buhranlar olmayacak, büyük buhranlar olacak diyerek büyük bir deprem beklediğini de her fırsatta belirtmiştir.
Herbert Simon
İnsan beyninin yetersizliğini ekonomi alanında ilk fark eden oydu. "İnsan beyni kısıtlı çalışır; her şeyin cevabını bilemez; atar tutar; o zaman ben de atayım," diyerek depremin asıl sebebini şöyle özetlemiştir: "Deprem ateistler yüzünden oluyor." Neden mi? Çünkü eğer bir sofuysan böyle bir açıklamadan çıkar elde ediyorsun da o yüzden.
Nouriel Roubini
Roubini'ye göre depremin sebebi çok fazla kişinin konut kredisi alması ve sonra da taksitlerini ödeyememesidir. Hatta bu durum deprem değil kıyamettir. Beklenen İstanbul depremini şu an dünya üzerinde bilecek ikinci kişi muhtemelen Roubini'dir; Allah karamsar yorumlarına zeval vermesin! İlk kişi mi? Elbette ki Ağaoğlu; evler satılmazsa depremin şiddetini sen seç artık!
Thomas Piketty
Dünyada hiç kimsenin baştan sona okuyup bitiremediği ilk best-seller ekonomi kitabını yazan ekonomisttir. Ülkemizdeki binlerce kişinin de "Şu çılgın Türkler" zannedip kitabı satın aldığı, 50 sayfa okuyup rafa kaldırdığı bilinmektedir. İşte, bu efsane ekonomiste göre depremin sebebi faiz yiyenlerdir. Neymiş, faiz oranı büyüme oranından büyükse zengin daha zengin olurmuş. Hadi ordan! İlk bir milyonu sorma, gerisini anlatayım.
Daniel Kahneman
Davranışsal finansı başımıza musallat eden bu ekonomiste göre depremin sebebi ekonomik içgüdüleri ile karar vererek sahip olduğundan daha çok harcayan insanlardır. Bu görüşünü de deneysel bir örnekle şöyle açıklıyor: "Kadın giyim reyonunu ikinci kata değil de giriş katına, erkek giyim reyonunu giriş kata değil de ikinci kata koyarsanız depreme neden olursunuz." Hamdolsun, bizde hepsi doğru yerde!
George Akerlof
Akerlof'a göre deprem asimetrik bilgi meselesidir. Çarpık arabayı yeni fiyatına satan dolandırıcı satıcılar yüzünden olur. İyi de canım abim, biz zaten geliş fiyatına bırakıyoruz. Bırak bu ayakları, olası depremin tek nedeni senin eşindir. Janet Yellen faizi arttırırsa yedi nokta sekiz ile sarsıldık demektir.
Gary Becker
Bu ekonomistimize göre deprem tahminciliği işi çok abartılmıştır. Bu hususta şöyle der: İki tip (deprem) tahminci vardır; bilmeyenler ve bilmediğini bilmeyenler. Hatta daha da ileri gider ve şunu ekler: "Deprem tahminciliği (iktisat) mesleği, kelimeleri özenle seçiyorum, iflas etmiştir. Ya Topraam, ayıp oluyor ama!
Frederic Bastiat
Bastiat, konuya farklı bir bakış açısından bakar ve hükümete bir dilekçe yazar. Dilekçe aynen şöyledir: "Ekonomik, finansal, siyasi, ahlaki ve bilimum krizlerin üreticilerinden hükümete dilekçe; depremin sebep olduğu haksız rekabeti derhal kaldırınız. İmza, ekonomistler."



Ekonomik kavramların anlaşılır tanımları



Ambrose Bierce, The Devil's Dictionary'i (Şeytanın Sözlüğü) yazdığında ekonomi ve finansın bu kadar ironik olabileceğini birçok insan henüz fark etmemişti. Ama geçen yıllar bunu bize fazlasıyla gösterdi. Karmaşık finansal ürünleri çözebilsin diye astro-fizikçi çalıştıran yatırım bankaları bile var artık. Öyleyse asıl meselenin karmaşanın çözümlenmesi değil en temel seviyede anlamlandırılması olduğu açıktır. Ekonomi ve finans adı altında anlatılanların koca bir yalandan ibaret olduğunu artık en önemli iktisatçılar bile kabul ediyorlar. Peki ama ekonominin gerçekten ne olduğunu nasıl anlayacağız?

Elbette ki A.Bierce gibi zeki ekonomistler vasıtasıyla. İyi de Bierce gibi zeki ekonomistleri nereden bulacağız? Eldekiler malum, düzenci, politikacı, ezberci, bencil, kendini beğenmiş ve çıkarcı insanlar. Üstelik anlattıkları konuyu kendilerinin bile bilmediği ortada. Daha çok ekonomik ahkam kesme uzmanları diyebileceğimiz sınıftanlar. Yani hiç mi zeki ekonomistimiz yok?

Sosyal medyayı inceleyerek en zeki ekonomistler ve onların sözlerinden oluşan bir derleme yaptık. Genellikle "Ekşi Sözlük"te yazan bu ekonomistler en karmaşık kavramlara bile son derece çarpıcı tanımlamalar getirmeyi başarabilmişler. Üstelik sadece birkaç sözcükle. Ekonomistlerin saatlerce anlatacakları konuları sadece birkaç sözcükle tanımlayabilmişler. Öyleyse gelin ekonominin genel kavramlarına zeki ekonomistlerimizin tanımlamaları ile yeniden bakalım ve gerçekleri yeniden görelim. (Ekonomistlerimizin isimleri cümle sonların parantez içinde verilmiştir.)

Ülkemizin en akıllı ekonomistleri ile 3 dakikada ekonomist olabilirsiniz!
1- Para
İnsanoğlunun bulduğu ve yine insan oğlunun taptığı kağıt parçası. (sativa)
2- Likidite
Paranın havada karada hissedilen debisi. (atlantis)
3- Finans
Pazarlama avcılıksa finans avın derisinin yüzülüp parçalara ayrılmasıdır. (theory of everything)
4- Banka
Ancak ihtiyacınız olmadığını kanıtlarsanız size borç para veren kuruluş. (bramstoker)
5- Faiz
Paradan daha önemli bir buluş. (antigravity)
Fakirin fakir zenginin zengin kalmasını sağlayan yollardan biri. (pofurtt)
6- Borç
Kamçı falan değil, bildiğin kazıktır. (baymayself)
7- Kredi
Bir bankayı, ona kesinlikle ihtiyacınız olmadığına ikna edemedikçe alamayacağınız maddi destek. (andrew)
8- Borsa
Türkiye dışında dünyanın her bir yerinde uzun dönemde kazandıran bir yatırım aracı olarak görülen ortam. (speedy)
9- Foreks
Tüpün gazını çakmakla kontrol etme sanatı.(…)

10- Ekonomist
İşsizler ordusuna katıldığı zaman bunun nedenini açıklayabilecek eğitimi almış olan kişi. (imagine)
Nev-i şahsına münhasır yalancı. (canli yayin)
11- Quantitative Easing (Parasal Gevşeme)
Bas bas paraları Leyla'ya. (lairocse)
12- Kredi Kartı
Geçenlerde ilk defa sahip olduğum, hemen de şerefine migrostan bira almamı sağlayan teknoloji harikası. (r12)
13- Stoploss
Köprüden önce son çıkış. (parantez)
14- Kaldıraç
Viagra. (brownie)
Açgözlülüğün resmileşmesi. (sametc)
15- Bireysel Emeklilik
Bööle bi herkes kendini kurtarsıncılık, böle bi adam sendecilik. Bireysel emeklilikmiş, peh, ne kadar bencilce ve ayıp bişey. Halbuki yapsana sen kitlesel emeklilik. (trenchkot)
Gavur milletinin bizi baya bir geriden takip ettiğinin açık resmidir. Halbuki biz, "ileride bize baksın diye çocuk yapma" sektörünü keşfedeli yüzyıllar oluyor, adamlar hala nelerle uğraşıyor. (vicdani redci padawan)
16- Konut Kredisi
...ve sonsuza kadar kredi taksiti ödediler... **the end** (bira sisesindeki izmarit)
17- Tüketici Kredisi
Bu krediyi kullanan çoğunluk için 3 temel safha vardır:
1. Suni ihtiyaçlar oluşturulur.
2. Suni ihtiyaçlar bu kredi ile giderilip küçük mutluluklar yakalanır.
3. Küçük mutlulukların yerinde yel eserken uzun vadeli ödeme yükü omuzlanır.
Yani kısa vadede 3 liralık gelirle 13 liralık yaşanır ama uzun süreçte bu 10 liralık fark kapatılmaya çalışılır. Bu süreçte borcu borçla ödeme yoluna gitmek en çok karşılaşılan davranıştır. Bankaların faiz oranları amansız bir şekilde takip edilirken de en çok şu söz söylenir: "Aman, istikrar bozulmasın!" (sozlugebirdahagelinsealinacaknick)
18- Dosya Masrafı
Genelde ekran gösterdiği için alınır. Zira kutsal ekran gösteriyorsa itiraz etmek ne haddimize. (gnome)
19- Hesap İşletim Ücreti
Önce reklamlarında, şubeye gitmeyin internetten, telefondan, teleksten, ütüden ücretsiz yapabilirsiniz bazı işlemlerimizi diye bize olanak sunup, sonra da "e ama sen de hep bedava işlemler yapıyosun su yakmıyo bu banka" diyerek hesabımızdan paramızı, "bize sormadan" alma işlemine, Türk bankacılık sektörünün taktığı isim.
Anahtar terimler:
"bana ait para"
"haber vermemek"
Ben bu ülkeyi, bu ülkenin temel düşünce mantığını falan çok seviyorum. (kaba simsek)
Dokunulmazlıkla birlikte kaldırılacağına emin olduğum uygulama. (core i)
20- Nakit Para
Günlük hayata katılma imkanı veren bilet. (cocuklarla girilen komik diyaloglar)

21- Dolar

Şu aralar 3,40'a çıkması nedeniyle, yeni tecavüz yasasına göre lira ile evlenmesi gereken para birimi. (…)

22- Kredi-Mevduat Dengesi

Bankalar için Ayasofya'da dilenip Sultanahmet'te sadaka verme durumu.(…)

23- Hesaptan otomatik ödeme ile fatura ödeyen insan

Dönerin son lokmasına ayranın son yudumunu denk getiren planlı vatandaş.(…)

24- Kişi başına düşen milli gelir:

Halkın %90'ının başına düşmediği halde halkın çoğunluğu tarafından "kişi başına düşen milli rızık" olarak algılanan gelir.(…)



Ekonomist gelecek bilimciye döndürülüyor



Ekonominin dinamikleri, piyasa göstergeleri ve günlük gelişmeleri yorumlayamayanlar başta olmak üzere öngörülerini teyit yanılsaması gereği belli bir uzmana dayandırmak isteyenler ve finansal okuryazarlığı yetersiz olanlar için medyatik ekonomistleri takip etmek zaruri bir ihtiyaçtır. Bu anlamda son zamanların şüphesiz en medyatik ekonomistleri tüm kehanet enerjisini krize adamış Nouriel Roubini ve Nobelli ekonomist Robert Shiller'dir diyebiliriz. Artık hangi gazeteyi, dergiyi ya da internet sitesini açsak bu iki ekonomisti görüyoruz. Bu ekonomistleri nasıl değerlendirmeliyiz?

Bu sorunun yanıtını bulmak için çok derin bir araştırma yapmaya hiç gerek yok. Sadece aynı günde yaptıkları yorumlara göz atmak yeterli olacaktır sanıyoruz. Roubini aynen şöyle söylüyor: "Türkiye'nin başlıca büyük şehirlerinde gayrimenkul balonunun oluşumunu gözlemlemek mümkün. Bu piyasalarda, konut fiyatlarının hızlı artışı, bunun gelir düzeyleri ile oranlandığındaki yükselişi dikkat çekiyor." Shiller'in yorumu ise şöyle: "Ben şu anda bir alarm olduğunu ifade etmiyorum. Fakat birçok ülkenin borsası rekor yüksek seviyeleri test etti ve bazı konut piyasalarında fiyatlarda keskin çıkışlar meydana geldi."

Her iki yorumu birlikte düşündüğümüzde son derece sığ, basit bir neden sonuç ilişkisine dayanan, zorlama bir keskin çıkarım sunan ve söylenilenden çok söyleyenin kişiliği üzerinden anlam çıkarılabilecek yorumlar oldukları rahatça söylenebilir. Roubini'nin Türkiye üzerine çıkarımı ise tamamen uydurma. Çünkü büyük şehirlerde konut balonu olduğunu gösteren hiçbir sağlıklı rakama sahip değiliz. İşçi ve memur maaşları dışında gelir düzeylerinin ne olduğu konusunda da bir veri yok. Yani tamamen dedikodular ve yetersiz rakamlar üzerinden yapılmış bir kehanet. Shiller'inki ise son derece yüzeysel. Eğer Amerika'da finans dersi ilkokullarda okutuluyorsa çocuklar bile bu yorumu yapabilir. Peki ama bu ekonomistler bu basit yorumları yaparken nasıl oluyor da şöhretli olabiliyorlar? Bu ekonomistler gerçekten zeki kişiler mi?

Psikoloji bilimi varlığını güçlendirmeye başladığı 1900'lerin başından bu yana şüphesiz en güçlü saldırısını yazar Ken Kesey'in "One Flew Over the Cuckoo's Nest" romanının baş kahramanı Randle McMurphy'den almıştır. Randle'ın anti-psikiyatri hareketi karşıtı hikayesi bugün birçok kişinin zihnine kazınmıştır ama yine de kısaca özetleyelim. Son derece zeki biri olan Randle deli numarası yaparak uzun süre kalması gerektiği hapishaneden kurtulur ve bir akıl hastanesine yerleştirilir. Randle şimdi daha rahattır. Hapishaneden kurtulduysa, bir tımarhaneden kurtulması da pek vakit almayacaktır. Planını uygulamaya koyar ama koğuş arkadaşları gözüne takılır. Her biri derin bir psikolojik probleme sahiptir ve psikologlar bu insanları iyileştirememektedir. Randle buradan kaçmadan önce son bir iyilik yapmak ister ve arkadaşlarına yardım eder. Kendi geliştirdiği tekniklerle arkadaşlarının psikolojik problemlerine çözüm bulur. Randle'ın zekası gerçekten büyüleyicidir. Fakat Randle'ın çözemediği bir problem içten içe kendisini kemirmektedir. Hastanedeki otoriter hemşire Ratched'tir bu. Her ikisi arasında baştan beri amansız bir çatışma vardır ve bir yerden sonra bu çatışma Randle için dayanılmaz hale gelir. Akılcı örgütlenme akılcı olmayan bir sonuca doğru hızla gitmektedir. Çılgın ve acımasız bir sistem içinde kapana kısılmış gibidir zeki Randle. Sonuç ise son derece anormaldir. Ya da başka bir şekilde söylersek anormal bir duruma tepki olarak verilen anormal bir yanıt olduğu için normaldir. Hapishaneden deli taklidi ile kaçmayı başaran zeki Randle bir akıl hastanesinde sonunda gerçekten delirmiştir.

Sinema tarihinin en başarılı karşı kahramanı olarak bilinen Randle tiplemesiyle Oscar Ödülü alan Jack Nicholson'un oynadığı Ken Kesey'in romanından uyarlama filmin adı herkesin tahmin edebileceği gibi Guguk Kuşu'ydu. Guguk Kuşu bugün hala piyasa toplumunun yanılsamalarını en çarpıcı şekilde ortaya koyan eser olarak gözükmektedir.

Ne Roubini ne de Shiller bu yorumları yapabilecek kadar sığ insanlar değildir. Fakat piyasaların örgütlü yapısı ve birçok değişkene bağlı sistemli işleyişi karşısında basit çıkarımlar ile öngörüler yapmak ellerinden gelenin en iyisidir. Piyasalar bu ekonomistleri adeta bir Popstar'a çevirdiklerinden özdenetimleri giderek erimektedir. Tıpkı Randle gibi zekice hamleler ile geldikleri noktadan, sıradan insanların daima gelecekte ne olacak sorularına yanıt vermekten tutarsız bir astroloğa dönüşmüşlerdir. Toplumun kendilerinden beklediği artık anlık kararlarına dayanak olmalarıdır. O nedenle bu insanlar bir zamanların krizi ve konut balonunun patlayacağını öngören dahi ekonomistleri değillerdir. Artık toplumun asılsız isteklerine yanıt verebilmek için damgalanmış karşıt kahramanlardır. Randle gibi delirmemişlerdir belki ama ekonomiden biraz anlayan sağduyulu insanlar için yapılan bu yorumlar güçlü bir patolojik işaret taşımaktadır.



Finansın Popstarı olmanın 10 aşaması



Ekonomi kanallarındaki yorumcuları görünce hayran olmamak elde değil. Yorumlarındaki o mütevazi kendini beğenmişlik, çıraklık seviyesindeki uzmanlık, İngilizce desenli Türkçe monolog ve tumturaklı fikirleri ile hepimizin takdirini kazanmış kişilerdir ekonomi yorumcuları. Sıradan yatırımcı ne dediklerini pek anlamasa da yine de farklı bir dünyadan izlenimi veren bu insanlara eleştiri yöneltmeyi düşünmez. Öte yandan başka bir gerçek var. Bu ışıklı dünyada olmak isteyen birçok finansçı var. Neredeyse tüm finans dünyası televizyona çıkıp kendini gösterme yarışında. O zaman biz de onlara yardımcı olalım ve televizyonda ekonomi yorumu yapmanın el kitabını verelim. Eğer siz de ekonomi kanallarında boy gösteren piyasa profesyonellerinden olmak istiyorsanız birkaç dakikanızı ayırmanız yeterli olacaktır.

10 adımda ekonomi yorumcusu nasıl olunur?

Adım 1

Öncelikle yüzünüzde hep bir gülümseme olacak. O gün kriz varmış, zavallıların eline tutuşturulan adı duyulmadık Türk şirketlerinin hisse senedi şeklindeki kese kağıtları değer kaybetmiş, Soma'da yüzlerce kişinin üzerine şalter kapatılmış pek önemli değil. Eğer güzel gülümsüyorsanız, hem popülariteniz artar, hem de gelecek programa çağrılma olasılığınız yükselir. Ayrıca insanlar sizin gülümseyen yüzünüzü gördükçe bu acı gerçekleri de umursamazlar.

Adım 2
Size sorulan soru ne olursa olsun yakın zamanda öğrendiğiniz bir vecizle konuyu açın. Bir kitaptan, romandan ya da popüler birinden alınmış bir söz olabilir. Mark Twain, Buffett ya da Sefiller'den alıntı yapabilirsiniz ama Ömer Seyfettin ya da Yaban romanından alıntı hoş kaçmaz. Sizi "zavallı" gösterir. Bu sözün birazdan söyleyeceklerinizle de ilgisi olması gerekmiyor. Mesela şöyle bir cümle daha söze başlamadan size entellektüel bir hava verecektir: "Anna Karenina romanının ilk cümlesi şöyledir: Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır." Romanın tamamını okumuş olmanız önemli değil; kimse size sonunu sormayacaktır, emin olun.

Adım 3

Nasıl olsa konuk sizsiniz ve herkes sizi dinlemek zorunda olduğundan sorulan soruya kısa ve net bir cevap vermek yerine mümkünse soruyu "poposundan" anlayın. Altın fiyatları ne olur sorusuna şöyle bir karşılık verin: "Hisse senetleri piyasasını uzun süredir gözlemliyorum."

Adım 4

Anlattıklarınız insanların işine yarayacakmış gibi değil de uzaylıların, mutantların veya çöl farelerinin işine yarayacakmış gibi anlatın. Vereceğiniz bilgiyi öyle bir verin ki, bir yatırım kararına dönüştürülmesi ortalama insanlar için mümkün olamasın. Alabildiğine soyut ve belirsiz olsun. Şu cümle tam size göre: "O nedenle altın fiyatlarının yukarı yönlü hareketi büyük bir kararsızlık içeriyor."

Adım 5

Cümle aralarına İngilizce sözcükleri mutlaka sıkıştırın. Aksi takdirde sizin Amerika'da öğrenim görmediğinize kanaat getirilir ki, Allah muhafaza... Mesela over the counter, junk bond veya “quantitative easing” deyin. Ama bunu söylerken de "dan" diye söylemeyin. İşin adabı şudur. Sözcüğün Türkçesini hatırlamakta güçlük çektiğinizi gösteren bir duraksama yapın ve yüzünüzde bu anımsayamama hali için bir kendinize kızma edası oluşsun. Hani ilkokulda "yedi kere dokuz" sorusunu anımsayamazsın da üzülürsün ya, işte aynen öyle. Şu sıralar şu cümle söylenebilir: "Amerika'dan gelecek hmmm... quantitative easing haberleri de bu kararsızlığı arttıracaktır."

Adım 6

Eğilim, konjenktür, trend, ayı piyasası gibi sözcüklerin cümle içinde nasıl kullanılacağını iyi öğrenin. İlkokulda yeni öğrendiğiniz sözcükleri cümle içinde kullanma egzersizlerini boş kaldığınız zamanlarda bu sözcükler için de yapın. Hatta mümkünse sözcükleri yan yana kullanın: "Böyle bir konjenktürde altın fiyatlarının yükseliş trendine girme eğilimi yapısal sebepler içeriyor." Bu tür sözcükleri her cümlenize eklemeyi ihmal etmeyin.

Adım 7

Cümlelerinizde kullandığınız fiilleri de dikkatli seçin. Gelmek, gitmek, yapmak, almak, satmak gibi aşağı sınıftan insanların kullandığı fiiller yerine örtüşmek, kırılmak, ralli yapmak, realize olmak gibi fiilleri kullanın. Böylece eylemler arasındaki nüansları ayırabilecek yeterlilikte olduğunuzu herkes anlar ve avam tabakadan ayrılırsınız. Ama bunu yaparken teknik analiz deyimlerini kullanmayı da ihmal etmeyin. Çünkü hiçbir şey teknik analizin verdiği esrarengizliği veremez. Mesela şöyle deyin: "Piyasalardaki kırılma altının ralli yapmasına neden olur; o nedenle 50 günlük hareketli ortalama 200 günlük hareketli ortalamayı yukarı yönlü kırabilir."

Adım 8

Yol tarif etmenin bir insanın zekasını ele vermesi gibi yön tarif etmek de ekonomi yorumculuğunun kalbini oluşturur. "Yukarı" ya da "aşağı" değil de "yukarı yönlü" ya da "aşağı yönlü" demeniz gerekir. Almak ya da satmak değil de alım yönlü ya da satım yönlü demelisiniz. Öte yandan ekonominin dili pek de masum bir dil değildir. Toparlanma, kasılma, gevşeme, büyüme, küçülme gibi evrim biyolojisinin "libido"lu kavramları her zaman kendini hissettirir. Bu sözcükleri büyük bir hınzırlıkla ve gizli şehvetle söylemeniz beklenir. Basit bir cümle içinde kullanalım: "Faizlerde gevşeme yukarı yönlü bir toparlanma getireceğinden alım yönlü karar verilmesi mantıklı olacaktır."

Adım 9

Cümlelerinizin sonunda "Hamdolsun", "evelallah", "kısmet" gibi yerleşik dilimize hakim inançsal deyimler yerine bunların bilimsel karşılığı olan "ihtimal" sözcüğünü kullanın. Düşük olasılık, yüksek olasılık, sınırlı miktarda, beklentilerin üzerinde gibi deyimler en yaygın olanlarıdır. Şöyle bir cümle olabilir: "Altın fiyatlarında beklentilerin üzerinde bir artış yüksek ihtimalle sınırlı bir satım getirecektir."

Adım 10

Sözlerinizi bitirirken eski halk şiirlerini hatırlayın. Son dizelerin "Karacaoğlan der ki" diye başladığını hatırlarsınız. İşte sizin de yapmanız gereken budur. Fed Başkanı ya da Roubini son zamanların en ideal Karacaoğlan'larıdır. Benim düşündüklerim de Fed Başkanınınki gibi değil de Fed Başkanının düşüncelerinin sizin gibi olduğunu söyleyin. Böylece kendinizi Fed Başkanından daha iyi bir ekonomist olarak göstermiş olursunuz. Şöyle ki: "Fed'in politikaları da benim bu konudaki düşüncelerimi fazlasıyla destekliyor." Nasıl, sihirbaz Houdini'i bile kıskandıracak bir hokus pokus değil mi; Fed başkanı sizin gibi düşünüyor...

İşte hepsi bu. Şimdi her adımda verdiğimiz örnek cümleleri uç uca ekleyelim ve okuyalım:

"Anna Karenina romanının ilk cümlesi şöyledir: Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır. Hisse senetleri piyasasını uzun süredir gözlemliyorum. O nedenle altın fiyatlarının yukarı yönlü hareketi büyük bir kararsızlık içeriyor. Amerika'dan gelecek hmmm... quantitative easing haberleri de bu kararsızlığı arttıracaktır. Böyle bir konjenktürde altın fiyatlarının yükseliş trendine girme eğilimi yapısal sebepler içeriyor. Piyasalardaki kırılma altının ralli yapmasına neden olur; o nedenle 50 günlük hareketli ortalama 200 günlük hareketli ortalamayı yukarı yönlü kırabilir. Faizlerde gevşeme yukarı yönlü bir toparlanma getireceğinden alım yönlü karar verilmesi mantıklı olacaktır. Altın fiyatlarında beklentilerin üzerinde bir artış yüksek ihtimalle sınırlı bir satım getirecektir. Fed'in politikaları da benim bu konudaki düşüncelerimi fazlasıyla destekliyor."

Ne dersiniz, 10 adımda ekonomi yorumculuğu fazla zor olmasa gerek. Birkaç egzersizden sonra cebindeki 100 doları için ideal satış kurunu öğrenmek adına ekonomi kanalı izleyen sokaktaki masum insan bile yapabilir, değil mi?



Teknik analiz denen fenomen



Binlerce yıl önce, koyun ciğerinden geleceği gördüğünü söyleyen ilk kahinler ortaya çıkmıştı. "Baru" adı verilen bu öngörü sahipleri kısa sürede Mezopotamya'nın en asil insanları olmuşlardı. Ahali sanki kehanete muhtaçmış gibi davranıyordu. Sektör kontrolsüz şekilde büyümüştü. Neredeyse her kahine bir enayi düşer olmuştu. Bu çarpıklığı ilk fark eden İskitler'di. Hatalı öngörü yapan kahini idam ederek sektöre ilk dolaylı vergiyi getirmişlerdi.

Önceden kestirilemeyen şeyler hakkında öngörü yapmak Carl Sagan'ın dediği gibi türümüzün karakteristik bir kibiri haline gelmiştir. Finans dünyasında vücut bulmuş hali ise teknik analizdir. Finansal geleceğin kestirilemez olduğu ne kadar söylense de birçok teknik analizci geleceği öngörebilecek kadar akıllı olduğuna inanmaktadır. Ekonomi kanallarından sosyal medyaya her yer teknik analiz ile geleceği gören Baru'larla dolu artık. Bu bilgiç analist grubu maalesef giderek ekonomi biliminin de içini boşaltmaya başladı. Kehanet bağımlılığı hızla bulaşan bir veba. Hayatında iki saat Genel Ekonomi dersi almamış birçok kişi her gün sosyal medyayı öngörüleriyle dezenformasyona tabi tutuyor. Buna bir dur denilmediği sürece yakında ekonomiyi anlamaya çalışan insan bulamayacağız. Çünkü herkes kahin, herkes analist olacak.



Teknik analiz gerçekte nasıl çalışır?



Ekonomik analiz şekillerinin çok tartışılanı hiç şüphesiz teknik analizdir. Savunucuları teknik analizin en önemli öngörü yöntemi olduğunu söyleyip tüm kararlarını bu tekniğe dayandırmakta ısrarlılar. Karşıt görüşte olanlar ise teknik analizin gerçeği tam olarak yansıtmadığı ve yüzeysel davrandığını öne sürüyorlar. Tartışma bitecek gibi görünmüyor. Her iki tarafın da kendine göre doğru argümanları olduğu açık. Savaşı durdurmak gerçekten çok zor. Ne dersiniz, sizce kim haklı?

Bir analiz yöntemi olarak teknik analizin kişilik özelliklerini tanımlayarak kimin haklı olduğunu anlamaya çalışalım öyleyse. Teknik analizin 5 önemli kişilik özelliği ve bu özelliklere getirilen ana eleştirileri yeniden yorumlayarak kararımızı verelim.

1- Bardağı taşıran son damlayı araştırır!
Teknik analiz olaylar arası benzerliklere değil, farklılıklara bakar. Değerlendirme şekli her olayı istisna olarak kabul etmesidir. Ana kural, istisnanın istisnasıdır.
Teknik analiz, daima bardağı taşıran son damlayı hesaplamaya çalışır. O nedenledir ki, geçmiş grafiklere bakılarak bir sonraki adımın ne olacağını düşünür. Olayların normalliği ya da anormalliğine bakılmaz. Piyasalarda olan öngörülebilir ya da öngörülememiş olaylar değerlendirmede aynı öneme sahiptir. Çünkü geçmişin tamamı istisnadır ve ulaşılmaya çalışılan şey istisnanın istisnası olan bugündür.
Bu kişilik özelliğine karşı en önemli eleştiri teori ile pratik arasındaki bağlantı eksikliğidir. Yani piyasalarda yaşanan olayların teknik analiz tarafından dikkate alınmadığı söylenir. Peki, her gün onlarca Merkez Bankası Başkanının açıklama yaptığı, binlerce göstergenin değiştiği, on binlerce yeni verinin hesaplandığı, "Herif" (Bir dönem gazete haberlerini işgal eden gizemli bir yatırımcı) gibi milyonlarca gizli müşterinin piyasayı yönlendirmeye çalıştığı bir ortamda teori ile pratik arasındaki bağlantıyı açıklayacak bir teori olabilir mi sizce?
2- Düşünsel çözümler sunar!
Teknik analiz gerçekliğin içine gizlenmiş olanakları ortaya çıkarmaya çalışır. Grafikler, tarihi veriler ve gelişmiş teknikler kullanılarak hazır ifadeler yerine geçmişteki gerçeğin içinden yeni bir sonuç ortaya çıkarır.
Teknik analizin bu özelliğini eleştirenler, "geçmiş geleceği belirlemez" türünden eleştiriler yöneltirler. Aslında teknik analizin yapmaya çalıştığı şey geçmişi kullanarak geleceği öngörmek değildir. Önden bakıldığında yuvarlak olan saate, yandan bakarak dikdörtgen demektir. Ya da iki kere iki dört eder diyene rüzgarın hızını da hesapladın diye sormaktır. Yani sadece bilimsel değil bilimsel olmayan yöntemlere de kucak açar.
3- Paralel finans dünyası yaratır!
Birçokları sadece piyasada olanların gerçek olduğunu düşünür. Onlara göre tek gerçek piyasadır. Teknik analiz ise fantastik bir yol önerir. Adeta paralel bir finans dünyası yaratır. Malkoçoğlu filmindeki dövüşerek kulenin duvarlarına tırmanma benzeri bir mizansendir bu; yerçekiminin pek önemli sayılmadığı.
Piyasaların tek gerçek olduğu önermesi bir gerçek değil sadece yanılsamadır. Katrilyonlarca dolarlık türev ürünler piyasasının nasıl bir gerçeklik yarattığını gösteren bir teoriye hala sahip değiliz. Ya da yıllarca finansal sistemin yerçekimi kabul edilen faizin bir anda negatife dönmesini açıklayacak yeni bir teoriye. O nedenle teknik analize bu yönde getirilen "fantezi ne zamandan beri gerçek oldu" şeklindeki eleştiriler haklı görünmemektedir. Çünkü teknik analiz kendi gerçekliği ile paralel bir finans dünyası yaratır.
4- Fark etmezlik ilkesini kullanır!
Teknik analiz fark etmezlik ilkesi denilebilecek bir ilkeyi açığa çıkarır. Her sonuç aynı derece önemli ya da önemsizdir. Mesela temel analiz hizmet endeksleri, kapasite kullanımı, ülkedeki mevcut faiz oranları, döviz kurunun seviyesi gibi önemli verileri değerlendirmelerinde dikkate alırken teknik analiz bunlara farklı bir önem atfetmez. Her şey aynı derecede önemli ya da önemsizdir. Teknik analiz taraf tutmaz. Temel analiz gibi dünyaya yukarıdan bakar bir halde değildir. Daha çok dünyayı gezen ve yoluna çıkan şeylerle ilgilenir bir yapıdadır.
Fark etmezlik ilkesine getirilen en önemli eleştiri analizin göreceliğidir. Herkesin farklı sonuca ulaştığı bir yöntem ne kadar bilimsel olabilir?.. Teknik analiz sonuca oybirliği ile ulaşmaz. Tek kişilik bir bilim anlayışını savunur. Her analizci kendi bilimini yaratır. Analiz sonuçlarının gerçekliğini ölçecek tarafsız bir açının olmadığını söyleyenler yöntemin doğasını tam olarak anlamamışlardır demektir.
5- Öğrenmemeyi öğretir!
Hangi analiz yöntemi kullanılırsa kullanılsın gerçekleşecek olayların öngörülmesi kolay değildir. Çünkü tüm finansal olaylar rastlantısallık içerir. Rastlantısallığı etkilemek mümkün değildir.
Bu ilkeye getirilen eleştiri, teknik analizin bilginin diğer formlarını (haber, ekonomik yapı, dinamikler vs.) kullanmaya gerek duymayıp sadece geçmiş dataları kullanmayı tercih etmesidir. Rastlantısallık hiçbir bilgiyle etkilenmeyeceğine göre bu eleştiri haklı durmamaktadır. Yani aslında teknik analiz bize öğrenmemeyi öğretir.
İşte, teknik analiz bu beş dinamik ile hareket eden bir kişiliğe sahiptir ve kendisine yöneltilen eleştiriler kendi doğası içinde değerlendirildiğinde kolayca yanıtlanabilir. Her türlü düzen bir rastlantı sonucu gerçekleşiyorsa teknik analizin yaklaşımı da kendi doğası içinde gerçek kabul edilebilir. Öyleyse bu gerçekliği nasıl tanımlayacağız?
Teknik analiz, son tahlilde, Fransız sembolist Alfred Jarry'nin Patafizik dediği şeyden farklı bir şey değil gibi görünüyor. Retorikli açıklamalar, yeni analiz araçları ve teknolojik ilerlemelerle beslenen bir analiz ve öngörü yöntemi gibi duruyor. Ama daha çok öngörü.

Gönüllü çılgınlığı da eklenince teknik analiz piyasası finansın en önemli pazarı haline dönüşmüş durumda. Ekonomistinden bireysel hisse senedi yatırımcısına kadar herkes teknik analiz çılgınlığına katılarak öngörü piyasasında yerini almış görünüyor. Eğer teknik analizi kullanarak hala öngörü yapamayan kaldıysa onlara nasıl finansal öngörü yapacaklarını birkaç adımda anlatmaya çalışacağız, ki onlar da kısa zamanda finansal kahin olarak bizlere yeni öngörüler sunabilsinler. Çünkü tersini söylemenin pek de fayda etmediği dönemlerden geçiyoruz. Ekonomiyi izleyen herkesin tek derdi bir “Baru” olabilmek.

6 adımda nasıl finansal kahin olunur derseniz işte yanıtı:


1- Birkaç popüler kısaltma öğrenin
Öncelikle yapmanız gereken kısaltmaları öğrenmek. IMF, OECD, NATO yetmez artık. FED, ECB, BRIC ya da USD/EUR gibi kısaltmaları öğrenmeniz gerekir. GARAN'a hala Garanti Bankası, ISCTR'ye hala İş Bankası diyorsanız sizden analist falan olmaz, oturun oturduğunuz yerde!

2- Bir grafik bulun
Grafik olmadan analist olamazsınız. Mutlaka bir grafiğiniz olması gerekiyor. Papatya falı papatyasız olamadığı gibi öngörü de grafiksiz olmaz. Doğru olup olmadığı kimsenin umurunda değil, rahat olun. Kendiniz çizseniz de sorun yok. Yeter ki bir grafik olsun.

3- Grafiğe çizgiler çekin
Belki duymamışsınızdır, trend denilen bir şey var. Öngörü yapacaksanız trendi mutlaka bulmanız gerekir. O nedenle grafiğinize dikkatlice bakın. Geriye çekilin, eğilin, ayağa kalkın, gerekirse zıplayın ve trendi bulun. Sonra da iki düz çizgi çekin. Bunlar birbirine paralel olursa iyi olur. Ama grafiğin birkaç metre ötesinde birleşecek bir açıyla çizerseniz de olur. Hiç sorun değil. Yeter ki grafikte çizgiler olsun.

4- Ressam BOB'u hatırlayın
Hani Ressam Bob ana tabloyu oluşturduğunda sağa sola katır tırnağı iliştiriyordu ya, yapmanız gereken onu taklit etmek. Grafiğinize birkaç osilatör, MACD, Bollinger Bandı ya da Stochastics ekleyin. Böylece herkesin ağzı açık kalır. "Bu adam tam bir kahin" derler.

5- Öngörünüzü yapın
Öngörüyü gramere dökmek işin en hassas yeridir. Yarın borsa yükselecek derseniz, herkes size güler. Naturalizm kahinin doğasında yoktur. Mesela şöyle demeniz gerekir: "EUR/USD'de 1,0640 seviyesi deneniyor. Bu seviye kırılırsa 1,07 ve 1,08 test edeceğimiz ilk dirençler olacak. 1,06 dirençte FED şahin tonda açıklama yaparsa 1,05 ara desteği hızla geçilebilir. Bu durumda 1,04'ü test edeceğiz." Anladınız herhalde, öngörünü yap ama fazla öngörme, bırak ahali öngörsün.

6- Enayiyi oku üfle
Dedik ya her kahine bir enayi düşer diye. Öngörünüzü açıkladıktan sonra mutlaka bir hayranınız ortaya çıkacaktır. Zavallıcık, aldığı bir tüyo sonrası keriz gibi silkelenmiş ve parasının çoğunu kaybetmiştir. Yorumunuzu okumuş ve sizden etkilenmiştir. Rintintin misali sizi merhametli birine benzetmiştir. "Ne olacak bu ATAC'ın hali, satayım mı ne dersiniz" diye sorar. Muhtemelen analistin de onun gibi şirketin battığından haberi yoktur. Hemen grafiği bulur ve yanıt verir: "0,50 direncini kırarsa, 0,80'e kadar yolu var, satmasanız da olur." Yani enayiyi hafifçe okuyup üflemek adettendir.

Teknik analiz elbette ki bir izleme yöntemidir. Ama tek başına finansal geleceği tahmin etmesi tesadüfler hariç mümkün değildir. Çünkü ne Merkez Bankası Başkanları, ne siyasiler, ne ekonomiyi yönetenler, ne doğa ne de sürü şeklinde hareket eden yatırımcılar finansal eylemlerini gerçekleştirirken "Dur bir grafiğe bakayım, trendi göreyim, ona göre karar vereyim" demezler.

Aslında hikaye oldukça basittir. Tüm insanlık tarihini bir kilometre uzunluğundaki bir şerit gibi düşünürseniz ilk borsanın ortaya çıkışı, şeridin son dört santimetresine karşılık gelir. Bu kadar kısa sürede beynimizin evrim geçirmesi mümkün olamayacağı için kehanet bağımlılığımız kısa sürede düzelecek gibi durmuyor.



Teknik analizin düşünme şekli



Yatırım kararlarının teknik analize bağımlılığının giderek artıp artmadığını bilemiyoruz ama teknik analizin yatırım dünyamızdaki gücü giderek artıyor. Kafamızı ne yöne çevirsek destekler, dirençler, alım ve satım noktaları gibi birçok fiyat tahmini görüyoruz. Rakamlar bu kadar çok olunca insanın kafası karışıyor elbette. Piyasa entelektüelliği açısından teknik analize iki tür bakış var. Destekleyenler, tarihi verilerin tekrarlanabileceğini söylerken, karşı çıkanlar, bunun mümkün olamayacağını ve teknik analizin bilimsel tarafı olmadığını söylüyor. Açıkçası her iki taraf da kendince haklı olabilir. Warren Buffett, etkin piyasalar teoremini defter değeri düşük hisse senetleri ile alt ettiğini söylüyorsa, teknik analizi savunanların da geçmişe bakarak geleceğin öngörülebileceği fikrini savunmaları gayet mantıklı. Öyleyse nasıl karar vermeliyiz? Yani gün boyu teknik analiz ile ulaştığı rakamları paylaşanlar haklı mı?

Finans felsefesi açısından üzerinde durulması gereken asıl soru, teknik analizle ulaşılan sonuçların gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgulamak değil, teknik analizin düşünce şeklini anlayabilmektir. Teknik analizin düşünme ve algılama şekli 8 önemli nokta içerir:
(1) Düşünme, neden sonuç ilişkileri ve bu nedenselliğin yarattığı argümanlar üzerine değil, geçmiş verilerin belli tekniklerle kolajlanmasının yarattığı çağrışımlar ve daldan dala atlayan mantık sıçramaları üzerine kuruludur. Sonuçta tutarlı bir kompozisyon ortaya konulsa da ulaşılan tüm sonuçlar zihinsel ve imgesel çağrışımlar sonucudur. Gerek ekonominin gerekse felsefenin klasik düşünme modellerinden oldukça farklı bir kavrayış şeklidir teknik analiz.

(2) Düşünsel yaratıcılık teori üretmeye değil, daha önce defalarca yapılmış analizlerin benzer şekilde yan yana getirilmesine dayanır. Yorumlarda göze çarpan tek faktör analistin keyfiliğidir. Olgular ve çıkarımlar nedenselliğin mantıksal düzenine yönelmez. Keyfi çağrışımlarla yaratılan anlamlar, bunların koordinesi ve kombinesi ile yeni bir yapılandırma ortaya konulur. Birbirinden çok farklı bilgi akışlarının yarattığı tarihsel verilere hiçbir değer atfetmeden yüksek yaratıcılık ile suni bir değer yaratılır. Kısacası verilere bakan herkes farklı bir çağrışım alır.

(3) Algılama daima görseldir. Çoğu zaman ulaşılan düşünceler kavramsallaştırılmadan kalır. Bu özellik çağrışımsal düşüncenin ana faktörüdür. Kendisi dışında tutarlı olması gerekmez. Bağlayıcı bir anlam içeriği iletme talebi de yoktur. Basitçe söylemek gerekirse tutarsızdır.

(4) Grafiklerden anlam çıkarma uzun uzadıya düşünmeden hızlı duyusal uyarılarla sağlanır. Bir grafik, tıpkı çocukların içine baktıklarında renkli desenler gördükleri kaleydeskoptan farklı değildir. Yani aslında mantığı olmayan çarpıcı görüntülerin rastlantısal dizilimi söz konusudur.

(5) Bilincin kaynağı daima incelenen grafik tarafından yapılandırılır. Yani o anda borsa binasının üzerine yok edici bir yıldırım düşmesi analiz sonucunu etkilemez. Analistin bilinci sabit bir değişken gibi hizmet ederek grafiğin verdiği sonuçları etkilemez. Grafik hedef fiyatı 1.150 diyorsa 1.150'dir. İlave mantığa gerek yoktur.

(6) Geleneksel düşünme modelleri yok görülmez; sadece yaratılan kurgusal gerçekliğin ondan daha geçerli sonuçlara ulaştırdığı düşünülür. Klasik düşünme sistemleri ve kavramları "plakta çalan cızırtılı müzik" gibi algılanır.

(7) Gerçeklik sürekli yeniden yaratılır ve biçimlendirilir. Her gün, her saat, her dakika ya da her an bir fiyat tahminini kolayca ileri sürebilirsiniz. Bunun öncekiyle hiç alakası olması da gerekmez. Zaman bilinen zaman değil, analistin zamanıdır ve herkesin zamanıyla ilişkisizdir.

(8) Gelecekle kurulan ilişki hiçbir değer içermez. Ne bir ütopya ne de distopya vardır. Adeta gelecek yoktur, analiz vardır.

İşte teknik analizin düşünce evreni budur. Bundan sonrası size kalmış. Teknik analistlerin verilerine ister inanın, ister inanmayın. Bizim kararımızı sorarsanız; hani eski filozoflar hep derler ya "Ben kadında geçmişe erkekte geleceğe bakarım" diye. Sanıyoruz en akıllıcası bu: "Ben teknik analizde değil kadında geçmişe bakarım!"



Ekonomik zırvalıkları saptama kılavuzu



Bilgi çağındaki en önemli tehlike bilginin doğruluğu meselesidir. Her gün birçok platformda, TV'de, sosyal medyada, basında, bize sunulan bilgilerle karşılaşıyoruz. Belli bir nedensellik bağı ile sunulan bilgilerin bazılarına inanıyoruz, bazılarına inanmıyoruz. Uzmanların, yöneticilerin, politikacıların, önemli kişilerin verdiği bilgilerle karşılaşıyoruz. Bazılarını doğru buluyoruz, bazılarını hatalı. Bilgi, yaşadığımız çağdaki kadar tartışılır olmamıştı. Artık onu kabul etmeden önce doğru ya da yanlış olduğuna karar vermek gibi bir görevimiz var. Hatta belki de yaşadığımız zamanın en önemli görevlerinden biri bu.

Doğruyu yanlıştan, saçmalığı gerçekten, zırvalığı hakikatten kısacası bilgiyi dezenformasyondan ayırt etmek en önemli öncelik. Fakat bir o kadar da zor. Sunulan her bilgi o kadar güzel paketleniyor ki, doğruyu yanlıştan ayırt etmek neredeyse imkansız. Peki öyleyse, bunu nasıl yapacağız?

20 yıl önce kaybettiğimiz önemli bilim insanlarından Carl Sagan'ın bir kitabından yararlanan yazar Michael Shermer 10 maddelik bir kılavuz hazırlamış. Zırvalık Saptama Seti adlı bu kılavuz sizin de işinize yarayabilir. Bu kılavuzu kullanarak karşılaştığınız bilginin doğru mu yoksa yanlış mı olduğuna birkaç adımda karar verebilirsiniz.

Zırvalık Saptama Kılavuzunu anlatırken bir örnekle de uygulamasını yapalım isterseniz. Zırvalık olup olmadığını anlamaya çalışacağımız konu Teknik Analiz olsun. Birçoklarının bileceği üzere, teknik analiz, piyasalarda oluşan tarihi fiyatlar üzerine çizilen grafiklerle ortaya çıkacak yeni fiyatları öngörmeye çalışan bir disiplin. Ekonomi bilimi tarafından geçerli bir yöntem olarak sunulan teknik analiz bugün artık ekonomi yorumculuğunun ana konusu haline gelmiş durumda. Ekonomi haberciliğinde grafiksiz bir yoruma rastlamak artık mümkün değil. Öyleyse gelin hep beraber hem Zırvalık Saptama Kılavuzunu öğrenelim hem de teknik analizin doğruluğunu sınayalım.

10 adımda Teknik Analizin Zırvalık Olduğunu Anlama Kılavuzu:

1- Bilginin kaynağı ne kadar güvenilir?
Her bilgi, düşünce ya da iddia belli düzeyde hata içerebilir. Önemli olan hataların rastgelelik içermesidir, yani orda, burda, şurda... Aynı düşünceyi destekleyen yönde sürekli benzer hataların yapılması bilginin kaynağından şüphelenmemizi gerektirir.

Teknik analiz tarihi verileri bir grafik haline getirir ve yorumlar. Verileri ortaya çıkaran, makul bilgiyle karara bağlanan rastlantısal yatırımcı davranışlarıdır. Rastlantısallıkla oluşan bu verileri bilimsel bir kesinlikle ortaya çıkmış gibi kabul edip üzerinden mantıklı sonuçlar çıkarmak bilginin kaynağını çarpıtmak olur.
2- Kaynak sürekli benzer iddiaları mı sunuyor?
Mesela ufolara inananlar kolay etki altında kalarak hep aynı şeylere inanma ihtiyacı duyarlar. Bilimsel verileri görmezden gelerek sapkınca bir eğilim sergilerler. Oysa onlara sunulan bilgi hep aynı şeyi saçmalar: Evrendeki tek canlı biz değiliz! Tamam güzel ama, ortada uzaylı yok.

Teknik analizin temel iddiası "geçmişte bu oldu, öyleyse şimdi bu olacak" şeklindedir. Olayların birbirinden bağımsızlığı, öngörülmezliği ve birbirlerini etkileme güçleri görmezden gelinir. "Bir finansal varlığın fiyatı geçmişinden kopamaz" gibi sapkınca bir düşünceye bağlanıp kalınır.
3- İddia bir başkası tarafından da doğrulanabiliyor mu?
Birinin ulaştığı bir sonuca bir başkası da ulaşabilmelidir. Tıpkı bir deneyde herkesin aynı sonuçlara varması gibi.

Grafik üzerine çekilen iki çizgiyle koskoca bir piyasayı belli bir yöne indirgemek, hayatında ilk kez açık araziye çıkan balta girmemiş orman yerlisinin uzakta duran ineklere verdiği tepkiye benzer: Uçuşan sinekler!

4- Dünyanın işleyişine gerçekten uygun mu?
Nijerya'dan gelen e-posta ile zengin olacağını düşünen insan pek yoktur herhalde. Eğer bu tür şeylere inanıyorsanız şu gerçeği atladığınız içindir: Dünyanın işleyişi böyle değil.

İki çizgi çekerek zengin olan insan yoktur; en azından grafikler üzerine. Yatırım dünyası maalesef böyle işlemiyor.
5- Eleştirilere yanıt verebiliyor mu?
Bir miktar kanıt bulan hemen bir düşünceyle ortaya çıkıyor. Peki, karşıt düşünceler nerede? Teorinizi yanlışlamaya çalışanlara gereken cevabı verdiniz mi? Eleştirileri yanıtladınız mı?

Bilincin kaynağı daima incelenen grafik tarafından yapılandırılır. Yani o anda borsa binasının üzerine yok edici bir yıldırım düşmesi analiz sonucunu etkilemez. Analistin bilinci sabit bir değişken gibi hizmet ederek grafiğin verdiği sonuçları etkilemez. Grafik hedef fiyatı 1150 diyorsa 1150'dir. İlave mantığa gerek yoktur.
6- Ağır basan kanıt neye işaret ediyor?
Evrim teorisini eleştirenler "Peki şu ne olacak?" diye sorarlar. Teori on bin soruyu açıklayıp birini açıklayamayabilir. Önemli olan teorideki ağır basan kanıtın ne kadar çok soruya yanıt verdiğidir. Bazı soruları yanıtlayamıyor olması teoriyi hatalı kılmaz.

Düşünsel yaratıcılık teori üretmeye değil, daha önce defalarca yapılmış analizlerin benzer şekilde yan yana getirilmesine dayanır. Yorumlarda göze çarpan tek faktör analistin keyfiliğidir. Olgular ve çıkarımlar nedenselliğin mantıksal düzenine yönelmez. Keyfi çağrışımlarla yaratılan anlamlar, bunların koordinesi ve kombinesi ile yeni bir yapılandırma ortaya konulur. Birbirinden çok farklı bilgi akışlarının yarattığı tarihsel verilere hiçbir değer atfetmeden yüksek yaratıcılık ile suni bir değer yaratılır.
7- Bilimin kuralları ile oynuyor mu?
Bir bilgi, akla mantığa uygun bilimsel kanıtlar kullanarak sonuçlara ulaşmalıdır, yoksa kendi iddiaları için sansasyon yaratır tarzda olmamalıdır.

Teknik analizde düşünme, neden sonuç ilişkileri ve bu nedenselliğin yarattığı argümanlar üzerine değil, geçmiş verilerin belli tekniklerle kolajlanmasının yarattığı çağrışımlar ve daldan dala atlayan mantık sıçramaları üzerine kuruludur. Sonuçta tutarlı bir kompozisyon ortaya konulsa da ulaşılan tüm sonuçlar zihinsel ve imgesel çağrışımlar sonucudur. Gerek ekonominin gerekse felsefenin klasik düşünme modellerinden oldukça farklı bir kavrayış şeklidir teknik analiz.
8- Pozitif kanıt sunuyor mu?
Mesela ufolarla ilgili tüm kanıtlar gizli, deneyler gizli, uzay araçları gizli, yaratıklar gizli. Bunların hepsi negatif kanıt. Negatif kanıt bir bilgiyi doğru yapmaya yetmez.

Teknik analizde kanıtlar daima görseldir. Çoğu zaman ulaşılan düşünceler kavramsallaştırılmadan kalır. Bu özellik çağrışımsal düşüncenin ana faktörüdür. Kendisi dışında tutarlı olması gerekmez. Bağlayıcı bir anlam içeriği iletme talebi de yoktur. Mesela "neden tahmin gerçekleşmedi" sorusuna trend kırıldı şeklinde yanıt verebilir.
9- Yeni teori eski teori kadar çok şey açıklıyor mu?
Bugünlerde herkes yeni bir fikirle ortaya çıkıyor. Mesela şöyle: "Newton yanılıyordu, doğrusu şu!" Söylendiği gibi Newton'un teorisi o soruya yanıt veremiyor olabilir, peki ama senin teorin Newton'un teorisinin açıkladığı şeyleri açıklayabiliyor mu? Bir teorinin eksikliklerinden bir miktar alıp işte size yeni teori demek saçmalıktır.

Temel analiz, bir firmanın hangi fiyattan alınıp satılacağını bilemeyebilir ama bir firmanın değerliliğinden tut da mali verilerine kadar tüm alanlara açıklama getirebilir.
10- Kişisel inançları mı savunuyor?
Bir bilgi, iddiada bulunanların ideolojisi, dünya görüşü ve çıkarlarını savunuyorsa doğruluğundan şüphe edilmelidir.

Teknik analizde gerçeklik sürekli yeniden yaratılır ve biçimlendirilir. Her gün, her saat, her dakika ya da her an bir fiyat tahminini kolayca ileri sürebilirsiniz. Bunun öncekiyle bir alakası olması da gerekmez. Zaman bilinen zaman değil, analistin zamanıdır ve herkesin zamanıyla ilişkisizdir. Aslında sunulan bilgi tamamen analistin kişisel inancıdır.

Bu seti kullanarak bir bilginin doğru mu yoksa yanlış mı olduğuna artık siz de kolaylıkla karar verebilirsiniz. İhtiyacınız olan tek şey ise birazcık "yansıtıcı düşünme"; yani şüphe, sorgulama ve tereddüt.


Ekonomiste muhtacız çünkü!



Aslında ülke olarak ekonomiste en çok ihtiyacı olan ülkelerinin başındayız. Ekonomik olarak iş yapma şeklimiz bizi ekonomistlere mecbur bırakıyor. Aşağıda anlatacağımız ekonomik olarak iş yapma modelimiz değişmediği sürece galiba her şeyi ekonomistlerden bekleyeceğiz.

İş yapma modelimizi 5 adımda tanımlayabiliriz:



1- Başarılacak bir iş yaratmak
Kendimize iş edinmeyi ve sonra da o işi başarmayı seven insanlara sahibiz. İnsan gücümüz yeterli olunca geriye başarılacak bir iş bulmak kalıyor. Dünyayı sosyal medyadan her saniye izlediğimiz için başarılacak işleri bulmak da zor olmuyor. PISA sınavında başarılı olmak için eğitim seviyesini yükseltmek, yabancı yatırımcı çekmek için büyüme oranlarını arttırmak, tüketimi çoğaltmak için enflasyon oranlarını azaltmak, teknolojiyi geliştirerek dünyaya kafa tutmak gibi değişik işleri kendimize hedef koymamız hiç zor olmuyor. Ardından da hemen çalışmaya başlıyoruz.

2- Bu iş benim işim değil
İşi tanımladıktan sonra sıra görevlendirmeye geliyor. Acaba bu işi kim yapacak? Çok şükür, bu konuda dünyaya kafa tutacak bir rekabet gücümüz var. İşi kimin yapacağını ya da kimin yapmayacağını hemen belirleyebiliyoruz. Ne Mars'ta 2026 yılında yaşam alanı kurmak isteyen Elon Mask ne de 2017 itibariyle tamamen yenilenebilir enerjiyle çalışacağını söyleyen Google bu konuda bizimle yarışabilir. Görevlendirmeyi nasıl mı yapıyoruz? Aynen şöyle: "Bu iş benim işim değil, herkesin yapabileceği bir iş, öyleyse herhangi biri bu işi yapabilir."

3- İşin yapılacağından emin olmak
Hedefi belirledik ve görevlendirmeyi yaptık. İşimiz bundan sonra oldukça kolay. Artık üçüncü aşamaya geçebiliriz. Bu aşama dünyada bir tek bizde var. Üçüncü aşamamız şudur: "Herkes, birisinin o işi yapacağından emindir." Amerikalılar hala Google'ın yenilebilir enerjiye geçişinden ya da Elon Mask'ın Mars'ta hayat kurabileceğinden derin şüphe duyarlarken bizde durum oldukça farklıdır. Herkes başarıdan emindir. Psikologların bile henüz açıklayamadığı bu iç rahatlığı sadece bize özgüdür. Ondan dolayıdır ki, acaba bu işe başlandı mı, iş ilerliyor mu, çözülmesi gereken sorunlarla karşılaşıldı mı, başarısızlık ihtimali var mı gibi hususlar aklımıza hiç gelmez.

4- İşin yapılmadığını öğrenince çok sinirlenmek
Herkes birisinin o işi yapacağından emindi. Üstelik herhangi birinin yapacağı bir işti ama hiç kimse yapmamıştı. Üstelik hiç kimse bana daha önce bilgi vermemişti ve ben olayı facebook'ta son yediğim yemeğin fotoğrafını paylaşırken öğreniyordum. Şimdi ben kızmayayım da kim kızsın? Sanki Mars'ta koloni kurun, ya da İstanbul'un elektriğini güneşten temin edin dedik. Yazıklar olsun!

5- Suçlayacak birini bulmak
Görüldüğü üzere, hiç kimse herhangi birinin bu işe başlamadığını ve işi hiç kimsenin yapmadığını fark edememişti. Herhangi birinin yapabileceği bir işi hiç kimse yapmadığına göre herkesin suçlayacak birisini bulması hiç zor olmayacaktır. İşte, beşinci ve son aşama budur. Olan olmuş ve fatura hepimize kesilmiştir. Öyleyse bizde gerekeni yaparız. Sosyal medyanın başına geçip o son twit'i atarız: "Sorumluları kınıyorum!"

Bizde tüm işleri herkes, herhangi biri, birisi ve hiç kimse yaptığı için sorumlu bulmak zordur. Büyüme rakamlarını, enflasyon rakamlarını ya da işsizlik rakamlarını çalışarak olumlu yönde değiştiremediğimiz ve sorumlularını da bulamadığımız için rakamların ruhuna üfleyerek değiştirme yoluna gidiyoruz. O nedenle de ekonomistlere ihtiyaç duyuyoruz. Hem de çok…



Ekonomi yorumlarını nasıl okumalı?



Ekonomi ve finans yorumculuğunun nasıl olması gerektiği konusunda birçok farklı görüş var. Nasıl olmalıdan tutun da nasıl okumalıyıza, nasıl yorumlanmalıdan tutun da nasıl anlamalıyıza kadar her kafadan bir açıklama geliyor. Ekonomi yorumcuları ve ekonomistlerden çektiğimizin bir benzerini bu kez de ekonomi yorumlarının nasıl yorumlanması gerektiği konusunda yorum yapan ekonomistlerden çekiyoruz.

Ekonomistlerin ve ekonomi yorumcularının sözlerini nasıl yorumlamanız gerektiği konusunda aşağıdaki rehber işinize yarayabilir:



1- Entellektüel ahkam kesmeye dikkat edin!
"Amerikan dolarındaki güçlü değerlenmenin, oynak bir düzeltme sürecine girmesi ile birlikte bir süredir kısmi bir rahatlama yaşanıyor."

Değerleme, düzeltme, rahatlama gibi kavramların oynak, güçlü, kısmi gibi kavramlarla yan yana ve aynı cümle içinde kullanılması gerçeğin bilerek çarpıtılması, bir nevi mistifikasyona uğratılmasından başka bir şey değildir. Birbirinden bu kadar uzak anlama sahip olan kavramların yan yana kullanılması kavramların kötüye kullanılması ile eş anlamlıdır. Bu dil kasten yaratılan bir dildir ve anlamsal olarak karmaşıktır. Sanki buzdağının görünen yüzü tanımlanmaya çalışılıyor ama yapılan şey entelektüel ahkam kesmeden başka bir şey değildir.

2- Tamamen izafiyet, tamamen görelilik!
"Bu hafta yapılacak Para Politikası Kurulu’ndan (PPK) herhangi bir faiz değişimi beklenmiyor... Yabancı raporlarda seçim sonrasında 200 baz puanlık faiz artışının geleceğinden söz ediliyor."
Ekonomik bir sınamayla bağlantısını koparmış kuramsal söylemler kullanılarak, ekonomi bilimi bir "anlatı", bir "söylence" veya bir "hikaye" haline dönüştürülüyor. PPK'dan faiz artışını bekleyenin kim olduğu, ne işle uğraştığı, beklentisini nasıl oluşturduğu gibi nedensellik içinde sorabileceğiniz tüm sorular havada kalıyor. 200 puanlık faiz artışının geleceğinden söz edenlerin kim olduğu ve geleceği hangi yöntemle gördükleri konusu hiç gündeme getirilmiyor. Yazarın bilişsel becerilerinin tüm bunları anlayacak kadar gelişmiş olduğundan başka elimizde hiçbir veri yok. Tamamen izafiyet, tamamen görelilik.

3- Çıplak kralın artan elbise gideri!
"Ancak unutulmaması gereken bir husus var ki o da piyasaya Yellen’in “sabır” kelimesini kaldırarak takvim ortaya koymadan sadece verilere odaklanacağımız mesaj aslında faiz artırımının habercisi olup hem risk iştahının arttığı aynı zamanda volitalitenin çok değişkenlik göstereceği bir döneme girdiğimizin habercisidir."

İlk bakışta son derece bilimsel bir terminoloji kullanıldığı hissi yaratsa da anlatılmak istenenin ne olduğu düşünüldüğünde, kelimelerin gerçekte ne anlama geldiğinin düşünülmeden yazılan bir metin olduğu kolayca anlaşılacaktır. Yazarın entelektüel standartlarını göstermekten başka işe yaramayacak bir yorum. Muhtemelen ekonomi dışı alanlardan gelen okuyucuları etkilemek hedeflenmiş. Bu yorum için ekonomiste para ödeniyorsa patrona küçük bir hatırlatmamız olacak: Ödediğiniz para çıplak bir kralın giysilerine harcanıyor, bilginiz olsun.

4- Kim uzman, kim değil?
"Beklentiler, işsizlik verisinde eşik değişikliği ve piyasa yapıcı konuşmasıydı. Ancak FED bunu yapmadı."

Ortalama bir vatandaşın anlayamayacağı bir yorum manipüle edilerek sunuluyor. Okur üzerinde etkili bir baş dönmesi amaçlanıyor muhtemelen. Bilimsel ehliyetinin çok ödesinde bir kendine güvenle konuşan bir yorumcu. Piyasa yapıcılığı gibi sınırlı bir özel anlama sahip kavramı saçma sapan bir cümle içinde kullanarak ekonomi ehliyetinin hangi sınıf olduğunu fazlasıyla gösteriyor. Ekonomi adına yorum yapan birinin konuyu popüler düzeyde anlayabildiği tek cümleyle bile fazlasıyla açıkken, engin düşünce sahibiymiş gibi davranması gerçekten komik. Kim uzman, kim değil?

5- Ortalamaya yorum!
"Doların hızlı artığı günlerde borsada aşağı yönlü hareketler varken, doların geri çekildiği sıralarda da yukarı yönlü çabaları gördük."
"Yüksek" ile "çok yüksek" arasındaki farkı milimetrik ölçebilen üst düzey bir bulanık mantık anlayışına sahip bir yorumcu çıkıyor karşımıza bu kez. Mandelbrot görse ağzı açık kalırdı herhalde. Dolar, savaş kaybeden Pers ordusu edasıyla geri çekilirken yazar yukarı yönlü bir çaba görüyor. Bu kavramlarla hangi düşüncenin desteklendiği ve ne tür bir kanıt sunulduğu pek anlaşılamıyor. Ortada kusurlu bir çıkarımdan başka bir şey yok gibi görünüyor. "Ortalama eleştiri yeteneğine" hitap eden bir cehalet çağrısından başka bir şey değil.



Ekonomiyi anlayabilmek için mutlaka bilinmesi gereken kavramlar



Amerika'nın tarım dışı istihdam verisinden CDS'lere, Brezilya faiz oranından İtalya'nın dış borç seviyesine kadar finansal ekosistemin sınırlarını zorlayan haber akışlarını anlayabilmek için sahip olduğumuz tek yardımcılar okullardan yeni mezun parlak giyimli uzmanlar, teknik analiz ruhuyla ahaliye ayar veren "kaşarlar" ve milli gelir aslında şu idi, bütçe açığı gerçekte şöyle hesaplanırdı şeklinde yazılar yazan pastoral ekonomistler. Eldeki açacak bu olunca finansal piyasaların kavanozunu kırarak açıyoruz çoğunlukla.

Ekonomiyi ve finansal piyasaları gerçekten anlamak ve doğru yatırım kararları vermek istiyorsanız, ya da en azından bu karmaşık dünyanın dinamiklerini doğru yorumlamak istiyorsanız iyi bir ekonomiste sahip olmadığınız sürece aşağıdaki kavramları ve düşünce hatalarını bilmeniz faydalı olabilir.


1- Financial Porn (Finansal Porno)
Artık her yanımız rapor doldu. Her gün binlerce kurumdan gelen raporları okuyoruz. Okuyoruz da ne oluyor? Sansasyonel raporlar ile belli finansal ürünleri kısa vadeli yatırımcılara "kakalamaya" çalışanları ayırt edebiliyor muyuz? Kendi ekonomik ve finansal çıkarlarını empoze etmeye çalışanları fark edebiliyor muyuz? Üç kuruş tasarrufumuza göz diken fırsatçıları ayırt edebiliyor muyuz? Maalesef hayır. Ekonomi medyasının da finansal porno denilen bu rapor çılgınlığına alet olması küçük yatırımcılar için 2017'de de en büyük tehlike.
"Bugünkü haberlere bir bakalım: 2016'da en çok kazandıran 10 fon, 15 hisse, 20 varant, 50 kaportacı, 100 bobinajcı... Soralım öyleyse: Kime kazandırmış, ne kadar kazandırmış, nasıl kazandırmış? Yanıt muhtemelen şöyle olacaktır: Hmmm, aslında seks benim için ikinci planda kalır!"

2- Eisegesis
Bu Grekçe kavram, kişinin bir metni kendi bakış açısına göre nasıl çarpıtarak okuduğunu ifade eder. Kendi fikri ve bakış açısından yorumlayarak aslında metinde yer almayan bir sonuca rahatlıkla ulaşır. Tamamen kişiseldir ve ulaşılan sonuç da genellikle yanlıştır.
Haberlere yeniden bakalım: “Kişi başına milli gelirimiz on bin dolara yaklaştı... Okuyucu: Dolar da her gün arttığına göre zenginleşiyoruz demektir. Paraya para demiycez böyle giderse."

3- Cherry Picking (Kiraz Toplama)
Savunduğumuz düşünceyi haklı çıkarmaya çalışırken sadece o argümanı destekleyen tarafları alıp karşı çıkabilecek olanları görmezden gelmeye çalışmak kiraz toplama yanılgısını ifade eder. İşine geleni almak diye de özetleyebiliriz. "Aslında gerçek islam bu değil..." şeklinde başlayan cümleler kiraz toplamanın en klasik örneğidir.
"Haberlere gidelim yeniden: Borsa 2017'de de favori yatırım aracı olacak... Bacanak, bak gazete bile yazıyor, borsa artacak diyor, arabayı satıp hisseye yatıralım. Tabi bacanak, bana bir adım atana ben on adım atarım."

4- Contextomy
Belli bir metni okuyup içinden kolayca anlaşılabilen bir deyişi metnin anlamı olarak algılamaya contextomy deniyor. On sayfa raporu, yüz sayfa kitabı tek bir aforizmaya indirgeme şeklinde cereyan eder genellikle. Finans dünyası bu düşünce şeklini bilgelik sansa da aslında yapılan şey bir konunun gereğinden fazla basitleştirilmesidir.
"Büyük yatırımcı Warren Buffet diyorsa doğrudur: Başkaları aç gözlü olduğunda kork ve geride dur, başkaları korktuğunda aç gözlü ol. Tamam da güzel kardeşim, Suriye'de, Irak'ta, Ruanda'da milyonlarca insan korkuyor, hatta çevrelerindeki ülkeler de korkuyor; ama senin oralarda hiç yatırımın yok, bizi işletmiyorsun değil mi?.. Şimdi Himmet'cim, 300 sayfalık kitaptan ancak bunu mu anladın; dikkat et de düdüklemesinler borsada."

5- Manomania (Saplantı)
Belli bir düşünceye saplantılı şekilde bağlı olmayı ifade eder. Hani Moby Dick'te Kaptan Ahab tek ayağını kaptırdığı halde balinanın peşine takılır ya, işte olan tam olarak budur. Teknik analizin kısa vadeli bakış açısıyla zengin olacağı düşünen yatırımcılar Kaptan Ahab'larımızdır. Aydınlanmalarındaki yanlışlığın saplantı temelli olduğunu bir türlü fark edemezler.
"Direnç 76.500, destek 76.000; yukarı yönlü kırarsa direnç 77.500, destek 77.000; oradan da kırarsa direnç 92.500, destek 92.000, ben oradan da kıracağını tahmin ediyorum... 73.000'e düştü, ne olacak şimdi?... Düzeltme geldi, panik yok, trend yukarı yönlü, 75.000'i kırarsa direk 90.000'e gider. At yalanı, öpeyim inananı!"

6- Truthiness
2005 yılının kelimesi seçilen truthiness bir olayın doğruluğunu, gerçekleri ve rasyonel gerekçeleri dikkate almadan hissederek ve içgüdüsel olarak anlamayı ifade eder. Eğitimi seviyesi düşük doğu toplumları için hayatın olmazsa olmazıdır.
"Amcaoğlu, senin hissenin tahtasını kapatmışlar. Hissediyorum, çok yükselecek o kağıt... Birader, çok düştü bu hisse. Yükseleceğine inanıyorum, sabrın sonu selamet..."

7- Weasel Words (Gelincik Sözleri)
Haberler, analizler ve yorumlardaki her çeşit anlamsız ifadeye gelincik sözü diyoruz. Gelinciklerin bir yumurtayı kırmadan yiyebilmelerinden türetilmiştir. Görünüşte yumurta vardır ama içi boştur.
"Ekonomi haberlerine yeniden bakalım: Uzmanlar uyarıyor. Uzman kim?.. Borsanın yükseleceği bekleniyor? Bekleyen kim?.. Piyasa aktörleri tedirgin. Kim o aktörler?.. Kurda güçlü artış. Güç ne demek?.. Arkadaş ne içtiyse aynından arkadaşlara da dağıtın!"

8- Half-truth (Yarım Doğru)
Bir düşüncenin sadece bir kısmını anlayarak tamamını anladığını sanma durumudur. 6 kör adam ve fil fıkrası bu durumu güzel özetler: 6 kör adamdan filin karnına dokunan duvar, dişine dokunan mızrak, hortumuna dokunan yılan, dizine dokunan ağaç, kulağına dokuna yelpaze ve kuyruğuna dokunan halat olduğunu söyler.
"Hemşerim, ben 30 yıldır borsa oynarım, sana şu kadarını söyleyeyim: Burası borsa kim kime korsa. Sakın hisse senedi alma... Hacı, filin neresine dokunmuşsun sen öyle; bir gülme aldı beni şimdi."



Ekonomistin yapamadığını kamyoncu yapar!



2016 yılını hatırlayanlar olacaktır. Birçok önemli ekonomik gelişme yaşanmıştı. Ekonomistler hergün ekranlardan konuları anlamamız için gerekli açıklamaları yapmışlardı. Ekonomistlerin anlatımından bir şey anlamadım diyorsanız aşağıda 2016 yılının kısa bir özetini sunuyoruz. O kadar gelişme, rapor, olay ve analiz bir ekonomist olmadan nasıl anlatılır diyorsanız elbette ki kamyon arkası yazıları ile.

Kamyon arkası yazıları ile 2016'nın en önemli ekonomik gelişmeleri:

Ocak
Rusya, Türk şirketlerinin yatırım iznini kaldırdı.
"Otopsi istiyorum, hayallerim eceliyle ölmüş olamaz."
Fed, faiz oranlarını değiştirmediğini açıkladı.
"Şimdi frene bassam ne b.k yiyeceksin."
Şubat
Dolar 3 lirayı aştı.
"İşte öyle bakarsın."
Fed Başkanı Kongrede konuştu, faiz arttırımında belirsizlikler olduğunu söyledi.
"Masal kitabı gibisin, okuması çok güzel, inanması çok güç."
Mart
Borsa 83.000'i aştı.
"Uçmuyorsak Newton'a olan saygımızdan."
Finansal astrolog Hande kazanova ekonomik krizin yakınlaştığını söyledi.
"Ekonomik kriz ne zaman başlayacak bilmiyorum ama inşallah Diriliş-Ertuğrul ile aynı saate denk gelmez."
Nisan
Merkez Bankası başkanı değişti.
"Dümende iyisin ama yanlış gemidesin."
IMF, büyüme beklentimizi yukarı yönlü revize etti.
"Sarı kızın nazına, Gencebay'ın sazına, IMF'nin ara gazına hiç dayanamam."
Mayıs
Merkez, faiz koridorunun üst bandını yarım puan indirdi.
"Biz kimseyi yarı yolda bırakmadık, onlar müsait bir yerde kendileri indiler."
Haziran
İngiltere, Avrupa Birliğinden ayrılma kararı aldı, euro'da dalgalanma başladı.
"Sen dalgana bak güzelim, ben frekansı ayarlarım."
Temmuz
S&P, notumuzu kırdı.
"Nerelisin?.. Yaralıyım, içinden."
Ağustos
Fitch, görünümümüzü durağandan negatife çevirdi.
"Eleştiriye açık, nasihata kapalıyız."
Eylül
İstanbul İkitelli'deki aşırı yağışlarda 100'e yakın araç su altında kaldı.
"Kasko yok, muska var."
Rusya ile sorunlar aşıldı, ilk charter seferi yapıldı.
"Kafam kadar güzelsin."
Ekim
Merkez faiz indirimlerini 7 ay sonra durdurdu.
"Güzel günler çok yakında demişlerdi, daha ne kadar gideceğiz?"
Kredi kartı ve tüketici kredilerinin taksit sayısı arttırıldı.
"Torpidonda asetonun yoksa güzelim, üzülme, ben mazotla da silerim."
Kasım
Ali koç kapitalizmi eleştirdi.
Şimdi bu kapitalizmi düzene mi sokayım, yoksa üzene mi?"
Aralık
Benzin fiyatları 5 lirayı geçti.
"Araba çaydır benzin şeker; bizim gibi adamlar çayı şekersiz içer."
Şangay beşlisinin AB'nin alternatifi olmadığı söylendi.
"O hayaller senle kuruldu, başkasıyla yaşanır mı?"
Yabancı yatırımlar %44 azaldı.
"Selektör yapmanıza gerek yok, zamanı gelince alayınıza yol verecem."
TÜİK milli gelir hesaplama şeklini değiştirdi.
"Gittiğim yol yol değil de manzarası hoşuma gidiyor."
Mahfi Eğilmez'den 2017 falı: Küresel kriz daha kötüye gidecek.
"2017 krizini bilmem ama 2018 krizi kesin taş ve sopalarla olacak."
Fed faiz oranını arttırdı.
"Güvendiğim dağlara kar yağdıranlar, hazır olun kaymaya geliyorum."



Son Söz



Sevgili ekonomist,

Herkes senin ekonomiden anladığını sanıyor. Adam Smith'i, Marks'ı, Pareto'yu, Mill'i veya Marazzi'yi bile okuduğunu sanmam. Ekonomi hakkındaki malumatının da okulda sana anlatılan üçüncü el bilgilerden ibaret olduğunu çok iyi biliyorum. Herkes senin ekonomiden anladığını sansa da sen aslında çok iyi derecede, anlıyormuş gibi yapıyorsun.

O kendinden emin yorumlarınla herkes seni tecrübeli sanıyor. Yaşın daha otuz bile değilken ve reşit yaşında gördüğün tek ekonomik kriz hala devam ediyorken senin her yerin tecrübe olsa ne olur. Herkes seni tecrübeli zannetse de sen aslında çok iyi derecede, tecrübeliymiş gibi davranıyorsun.

Beyaz camda adının yanında yazan "Müdür" ünvanına bakarak herkes seni yönetici sanıyor. Ama sen on kişi bile istihdam etmeyen bir şirkette, belki de emrinde çalışan tek bir kişi bile yokken ve sadece kendi kendinin müdürüyken, her yanın yönetici olsa ne yazar. Herkes seni yönetici sansa da sen aslında çok iyi derecede, yöneticiymiş gibi yapıyorsun.

Halkın iç çekişine ses veriyorsun ya sokaktaki insan seni kendi gibi zannediyor. Ama sen ne yoksulluğu bilirsin, ne otobüs kuyruğunda beklemeyi, ne de işçi grevine katılmayı. Herkes senin yorumlarını çaresizlik içinde kalanların işine yarayacak zannetse de sen aslında çok iyi derecede, halk adamıymış gibi yapıyorsun.

Karmaşık ifadeleri kullanma becerinle herkes seni ekonomi bilgesi zannediyor. Ama kullandığın klişe kavramların içinde ne felsefe, ne sosyoloji ne de psikoloji bilgisine rastlanıyor. Ortaya koyduğun tek somut eser de muhtemelen yazdığın ve şu ana kadar hiç kimsenin bir işine yaramayan bitirme tezi. Herkes seni ekonomi bilgesi sansa da sen aslında çok iyi derecede, bilgeymiş gibi davranıyorsun.

Bol matematikli öngörülerin seni insanların gözünde uzman kılıyor. Geçmiş verileri inceleyerek her sabah analiz yapıp o gün neler olacağını öngörüyorsun. Ama hiçbir zaman "dün yaptığım yorumlar acaba tuttu mu" diye ekran önünde bir özeleştiriye girmiyorsun. Herkes seni uzman zannediyor ama sen aslında çok iyi derecede, uzmanmış gibi davranıyorsun.

Kişilik tahlilini daha fazla uzatmadan sözü bir psikoloğa bırakmak istiyorum. Psikoloji biliminin en özel kadını hiç şüphesiz Helene Deutsch'tur. Deutsch, insanlar üzerine yaptığı gözlemlerde çarpıcı bir karakter keşfeder. Bu karakter iç içe giren kimliklere sahiptir. Taklit saplantısı derindir. Kendilerini bir dizi fikre göre şekillendirdikten sonra, bu fikirleri aynı hızla terkedip başka insanlarla güçlü özdeşleşmeler kurar. Başka biri olma fantezileri duyar. Daha açık söyleyeyim mi?... Roubini'nin öngörülerinden etkilenip kendini Roubini sanır. Bernanke'nin merkez bankacılığı anlayışından etkilenip kendini Bernanke sanır. Meredith Whitney gibi kendisini "tatlı cadı" sanıp kararlılıkla gelecek tahminleri yapar. İşte bu tür kişiliğe uygarlık tarihinin en etkileyici bayan psikoloğu H.Deutsch "Mış gibi kişilik" (as if personality) adını vermişti.

Genç, alımlı ve enerjik ekonomist arkadaşım. İşte sende bu kişilikten var. Senin bir gerçeklik sorunun var. Sen hiçbir şeyin gerçeği değilsin, olsan olsan "mış gibi"sin.

Ekonomist arkadaşım! Sözlerimden bunaldığını ve sözün sana ne zaman geleceğini bekliyorsundur muhtemelen. Daha fazla bekletmeyip sorunu hemen soruyorum: "Şu an İstanbul ofisimizde 7Ğ Finance Capital şirketinden Arzu Hanım var. Efendim, sadece 30 saniye süremiz kaldı. Acaba bize altın fiyatlarının neden düştüğünü, Çin ile ABD arasındaki kur savaşını ve yarın neler olacağını anlatır mısınız?"

2 yorum:

Anonim dedi ki...

haha muazzam ����

Hakan Ayhan dedi ki...

Hoş geldin Hakan Osmanoğlu, çok uzun süre beklettin bizi..