23 Ekim 2008 Perşembe

Peki, bu krizin ratingi ne?!


1929 ekonomik buhranından bu yana tarihin en büyük krizinde, başrol oyuncuları olarak 5 büyük Amerikan yatırım bankası görülmektedir. Goldman Sachs, Morgan Stanley, Merrill Lynch, Lehman Brothers ve Bear Stearns. Goldman ve Morgan’nın da son haykırışları kaybolduğunda, hepsi yok olup gitmiş olacak.

Yarattıkları kademeli cazibe balonunun yardımcı oyuncuları ise rating şirketleridir. Yatırımcı olan ya da olmayan herkesin isimlerine aşina olduğu, pazarın %95’ini ellerinde bulunduran 3 büyük rating şirketi: Standart&Poors(S&P), Moody’s ve Fitch.

Uzun zamandır sektörün, krizin derinleşmesindeki istismarı tartışılıyordu. Bu nedenle konu Temsilciler Meclisi’nin gündemindeydi. Dün müfettişlerin bulgularından bazıları basına yansıdı. Moodys’deki analistlerden bir bölümünün, yöneticilerine gönderdikleri e-mail’lerde, mortgage bazlı menkul kıymetlere güvenilmeyecek, aşırı abartılı ratingler verdiklerini itiraf ediyorlardı. Bu durumun üzerlerinde, bu işi yapacak yeterlilikte olmadıkları düşüncesini uyandırdığını ve para için ruhlarını şeytana sattıkları hissini yaşattığını belirtiyorlardı. Gerçekten acı bir durum. Tam anlamıyla bir ahlaki çöküş.

Araştırma komitesi başkanı H.Waxman’ın rapordan çıkardığı sonuç ise şu: “Derecelendirme şirketleri hikayesi, muazzam bir başarısızlık hikayesidir. Söylenilecek tek şey, tüm finansal sistem şu anda büyük bir risk altındadır.” Bu şirketlerin rating vermeye hala devam ettikleri düşünülürse, riskin büyüklüğü anlaşılıyor.

Hatırlanacaktır. Bundan birkaç ay önce, Moody’s ve S&P, mortgage bazlı binlerce menkul kıymetin 3A olan ratingini, yaptıkları hatayı düzeltmek ve kendilerini kurtarmak istermiş gibi, ani bir kararla düşürdü. Bu keskin düzeltme hareketi piyasalarda istikrarsızlığı daha da arttırdı ve bunun sonucunda, Bear Stearns ve Lehman Brothers çökerken, Amerikan Hükümeti de 700 milyarlık paketi uygulamaya koymak zorunda kaldı.

Amerika Sermaye Piyasası Kurulu(SEC), Temmuz ayında yayınladığı raporda, derecelendirme şirketlerinin, mevzuatlarındaki düzenlemelere uymayarak bu menkul kıymetlere verdikleri “top rating”lerin, yatırımcılar tarafında, bu ürünlere karşı ilgiyi arttırdığı ve pazarlama istismarına sebep olduklarını belirtmiştir.

Basına yansıyan diğer bir e-mail de ise, 2006 yılında, bir S&P analisti meslektaşına şöyle yazmaktadır: “Boşver, bu iskambilden kule yıkılana kadar biz çoktan zengin oluruz.” Ahlaki çöküşün bir başka örneği.

S&P ve Moody’s yöneticilerinin verdikleri ifadelerde kötü koku daha da artmaktadır: “Derecelendirme, geçmiş performansı değerlendiren demode tekniklerle yapılıyor. Karı maksimize etmek için ölümüne bir yarış var.”

Moody’s yöneticisi ise suça başkalarının da ortak olduğunu itiraf etmiştir: “Bu menkul kıymetlerin ihraççıları, en düşük standartlara sahip rating şirketlerini seçmektedirler. Bu da çöküşü hızlandırmıştır.”

Hiç şüphesiz, ev fiyatlarındaki ani düşüşün, rating sisteminin başarısızlığa uğramasındaki payı büyüktür. Fakat sistemdeki önemli bir açık gözden kaçırılmamalıdır. Geçmiş dönemlerin tarihi verileri üzerine kurulan varsayımlar ve olası risklerin hafife indirgenmesi çöküşe davetiye çıkarmıştır. Ülkemiz bankalarının kredi rating modellerinde de, önceki dönemlere ait mali tablolara bağımlılığın yüksek olduğunu burada belirtmeden geçmeyelim. Şu unutulmamalıdır ki, geçmiş başarı ve başarısızlıklar gelecek yatırımların göstergesi olamamaktadır.

Sonuçta bonolar ve ihraççılarının ratingleri düşürülürken, asıl ratingi düşürülmesi gereken derecelendirme kuruluşları işlerini yapmaya devam etmektedir. Sadece Moody’s, yatırımcılara, kararlarında yalnızca verdikleri ratinglerin baz alınmaması yönünde bir uyarıda bulunmuştur.

Şimdi gelelim sistemin çöküşündeki en temel probleme.

Rating şirketlerinin gelirlerinin büyük kısmı, ratinglerine güvenip kararlar alan yatırımcılardan değil, bono ihraççılarından gelmektedir. Yani şirketlerden ve ülkelerden. Bu nedenle bonoların altındaki teminat sepetinin detaylı değerlendirmesi yapılmamaktadır.

1970 öncesinde, rating şirketlerinin ücretleri, kararlarına ihtiyaç duyan yatırımcılar tarafından ödeniyordu. Acaba hangi düşünce bu ücretin ödenmesini ihraççılara plase etmiştir?

Konuyu biraz dramatize ederek yeniden kurgulayalım. Rating şirketleri aslında, havaalanlarındaki iniş kulelerinin kağıt üzerindeki hali gibidir. Bir pilot düşünün. Yağmurlu ve sisli bir havada iniş için hazırlanmaktadır. Kafasındaki tek soru, acaba pist iniş için uygun mu, olacaktır. Bu nedenle kuleye pistin iniş için müsait olup olmadığını sorar. Kuleden “uygundur” yanıtı gelince de inişe geçer. Burada anlam veremediğimiz ve cevabını aradığımız şey, kuledeki kontrolörlerin ücretlerini alma şekli neden değiştirilmiştir? Ve neden kazasız geçen belirli bir dönem sonunda prim almak yerine, her indirdikleri uçaktan çıkan yolcu başına prim almaya başlamışlardır?

Sanırız sorunun nereden kaynaklandığı yavaş yavaş anlaşılmaya başlanmıştır.

Bu durumda hava kontrolörünün direktifleri ne kadar güvenilirdir, bilemezsiniz. Çünkü indirilen her yolcu karşılığı prim alacak kontrolörün, aynı anda iki, üç hatta dört uçağa birden iniş izni vermeyeceğini kim garanti edebilir.

Yatırımcılar ise, ücreti ödeme külfetinden kurtuldukları için, tıpkı pilotlar gibi, aldıkları bilginin doğruluğunu sorgulamaktan ödün verir hale gelmişlerdir. İşte bu nedenle 3A rating denilince, en şiddetli kasırga ve depremlerin bile yıkamayacağı bir yatırım enstrumanı akla gelmektedir.

Finansal sistemdeki kurumların şeffaflık eksikliğinin, krizin derinleşmesindeki payı büyüktür. Muhasebe politikalarının yanında, rating prosedürlerinin de yatırımcılara açıklanması sisteme güveni yeniden tazeleyecektir.

Hiç yorum yok: