27 Ağustos 2012 Pazartesi

Merkez bankaları köşeye sıkışmaz!

Fed’in Jackson Hole’deki yıllık sempozyumuna 3 günden az bir süre kala yatırımcıların parasal gevşeme beklentileri artıyor. Uzmanlar ise şu an için böyle bir havanın olmadığında hemfikirler. Fakat bu olumsuz beklentiye kimse inanmak istemiyor. Çünkü piyasaların şu an likiditeye oldukça ihtiyacı var ve kimse gerisini düşünmek istemiyor. Gerisi mi?..

Almanya Merkez Bankası Bundesbank’ın Başkanı Jens Weidmann bugün gerisini düşünerek bazı açıklamalar yaptı. Avrupa Merkez Bankasının (ECB) tahvil alımlarını eleştirdi. Tahvil alımlarını uyuşturucu ilaçlara benzeterek er geç cezasını vergi mükelleflerinin çekeceğini söyledi. Yani bu operasyonlar sonunda merkez bankalarının köşeye sıkışacağını fakat onlar sadece bir kurum oldukları için asıl köşeye sıkışanların vatandaşlar olacağını söylemeye çalıştı.

Piyasaları köşeye sıkıştırma ya da bilinen adıyla cornering yatırımcıların çok eskilerden beri bildikleri bir kavramdır. Fiyatları manipüle etmek amacıyla bir varlığın dolaşımdaki kısmının önemli miktarını kontrol altına geçirmeyi ifade eder. Sonrasında da piyasa köşeye sıkışır. Nasıl mı?

70’li yılların sonunda dünyanın en zengin ailelerinden biri Hunt ailesiydi. Petrol piyasasının en büyük oyuncularından biriydiler. Libya’daki petrol alanlarının çoğu kendilerini aitti. Fakat ülkenin kamulaştırma dalgası onları da etkilemişti ve kendilerine yeni pazarlar arıyorlardı.

İşlerin başında Nelson Bunker ve William Herbert kardeşler vardı ve gözlerini para kadar kıymetli madenlere dikmişlerdi. Altın bunların başındaydı ama ABD’deki altın alımı sınırlandırması onlara istediklerini vermiyordu. Hunt kardeşler altın kadar değerli başka bir madenin olduğunu fark ettiler. Bu gümüştü. Öyleyse gümüş almak akıllıca bir yatırımdı.

Hunt kardeşler akıllıca bir hamleyle New York Metal Borsasında (Comex) gümüş kontratları üzerine işlem yapmaya başladılar. Neredeyse borsada satılan tüm kontratları satın aldılar. O tarihlerde gümüş kontratları için yatırılan teminat tutarları oldukça azdı. Bu nedenle aldıkça alıyorlardı. Gümüşün fiyatı 1979 yılında 5 dolardan 10 dolar seviyelerine çıkmıştı. Birkaç ay içinde yaşanan bu yükseliş piyasaları endişelendirmeye başlamıştı.

Türev kontratlar bugün olduğu gibi o günlerde de nakit uzlaşı veya fiziki teslimat yöntemlerinden biriyle takas oluyordu. Genelde yatırımcılar nakit karşılığı tercih ederken çok az üretici fiziki mal teslimi istiyordu. Hunt kardeşlerin ellerindeki kontratların vadeleri dolmaya başladığında herkes onların kontrat bedellerini nakit isteyeceğini düşünüyordu. Fakat düşünülen gerçekleşmedi.

Hunt kardeşler ellerindeki kontratların vadeleri doldukça kontrat karşılığı olan gümüşü fiziken talep etmeye başladılar. Üç ay gibi kısa bir sürede depolarındaki gümüş miktarı 200 milyon onsu geçmişti. Bu dünyadaki dağıtılabilir gümüş arzının yarısıydı. Piyasalar köşeye sıkışmıştı. Kontrat karşılığı olan gümüş bulunmak zorundaydı. Gümüşün fiyatı üç ay içinde 10 dolardan 50 dolar seviyelerine çıkmıştı. Gümüşe bağlı endüstriler çökmek üzereydi.

27 Mart 1979’da piyasaları rahatlatan haber gelmişti. Serbest piyasa bir kere daha görünen bir elin desteğine ihtiyacı olduğunu göstermişti. Düzenleyici kuruluşlar gümüş kontratlarındaki teminat tutarını Hunt ailesinin karşılayamayacağı şekilde arttırmışlardı. Hunt ailesi kontratları kaybetmemek için gerekli parayı hemen bulması gerekiyordu. Fakat bunu başaramamışlardı. Tarihe Gümüş Perşembe (Silver Thursday) olarak geçen o gün gümüş fiyatları keskin bir düşüş yaşarken Hunt ailesi ile birlikte iş yapan tüm aracı kuruluşlar çökmüştü.

Bundesbank Başkanının, ECB’nin tahvil alımlarına karşı duyduğu korku ve Fed’in kararsızlığının arkasındaki etkenin köşeye sıkışma endişesi olması muhtemeldir. Tahvil piyasası aslında basit bir işleyişe sahiptir. Devletlerin veya kurumların çıkardıkları tahviller müşteriler tarafından satın alınır. Vadesinde ise geri alınır. Fakat geri alma işlemi genellikle piyasaya yeni tahvil sürülmesi ile yerine getirilir. Yani devletlerin ya da kurumların cebinden para çıkmamış olur. Parasal gevşeme politikaları ile ECB ve Fed ülke ve kurumlara ait tahvillerin önemli kısmını satın almış durumdadırlar. Bu durum tahvillerin vadesi gelene kadar piyasaları rahatlatacaktır hiç şüphesiz. Fakat ödeme günü geldiğinde eğer Merkez Bankaları bu tahvillerin nakit karşılığını isterse -ki bu muhtemeldir çünkü sonsuza kadar parasal gevşeme politikaları sürdürülemez- kurum veya devletlerin bu paraları ödemesi gerekecektir. Global ekonominin o ülke ve kurumlar için böyle bir kazancı orta vadede sunmasının mümkün olmaması senaryosu altında bu tahviller ödenemeyecekler ve bugün yaşanacak olan acılar o gün yaşanacaktır. Merkez bankaları bütçeleri olan kurumlar olmadıkları için ayakta kalmaya devam ederken, vatandaşlar bu faturayı ödemek zorunda kalacaklardır.

Parasal gevşeme beklenirken merkez bankalarının asla köşeye sıkışmayacağı hatırdan çıkarılmamalıdır.

2 yorum:

Levent Kafadar dedi ki...

Bu yazıda dünyanın en borçlu ülkesinin bugün inanılmaz düşük bir faiz oranıyla nasıl hâlâ borçlanabildiğini bir taraftan sorgularken,diğer taraftan da bu tahvilleri kişi bazında kaç kişi tarafından sürekli alındığının tespitinin yapılması.Bu sanırım oldukça az bir sayı olacağından faturanın halka ödetilmesi (vergiler yoluyla kastediyorsunuz sanırım.) o kadar da mümkün görünmüyor kanaatimce.Neticede "para" sanal tahvil kağıt parçası.

Mustafa Gökhan İbeçoğlu dedi ki...

Son kertede Euro bölgesinin dağılmasına göz yumulacak ve her ülkenin Merkez Bankası darboğazdan çıkış adına karşılıksız para basarak kendi parasal genişlemesinin sonuçlarına yine kendisi katlanmak zorunda kalacak şeklinde de yorum yapabiliriz